Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Tiyatro Bölümünden Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    xRockİnGirLx
    Süper Moderator
    Reklam

    Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu

    Reklam



    Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu

    Forum Alev
    Tiyatro
    Anadolu Türkleri arasında dramatik türün ne zaman başladığı ve ne gibi örnekler verdiği meselesi, henüz kesin olarak aydınlanmış değildir. Şimdiki halde bu dramatik örnekler hakkında en eski belge, Bizans imparatorlarından Aleksiyos (ölümü: 1118) un kızı Anna Komnini (1083-1148) nin, babasına ait olarak yazdığı Alexiade adlı kroniktir. Burada bildirildiğine göre, Selçuklara karşı savaşa gideceği sırada hastalanan ve bu yüzden gidemeyen babasının hastalığı bahane şeklinde yorumlanarak Türklerce onun korkaklığı bir fars halinde temsil edilmiştir. Fakat bu geleneğin Anadolu Türkleri arasında sonraları da devam ettiğine dair, başka bir belgeye henüz rastlanamamıştır.

    Tanzimat'a kadar dramatik türü Karagöz ve onun canlı şekli olan Orta Oyunu ile tanıyan Türk seyircisi, Tanzimat'tan sonra bu türün Avrupaî şekillerini de tanımağa başlar. Biri cansız, biri canlı olan Karagöz ve Orta Oyunu birer halk tiyatrosu örneğidirler. Aynı tekniğe ve hemen hemen aynı repertuara sahip bulunan bu oyunlarda, Avrupaî bazı dramatik çeşitlerde de olduğu gibi, vakanın yürütülüşü başlıca iki kişinin üzerindedir. Şive taklitlerinin de mühim bir rol oynadığı Karagöz ve Orta Oyunu'nda imparatorluk halkının bütün etnik zümrelerinin temsilcilerini, onların değişik olaylar karşısındaki davranışlarını, zihniyetlerini, zevklerini, âdetlerini ve konuşma tarzlarım bulmak mümkündür.

    Tanzimat edebiyatının hazırlık safhasından bahsedilirken, Batı medeniyetinin Türkiye'de yerleşmesinde tiyatronun oynadığı rol belirtilmiş ve Türk halkının geniş ilgisi karşısında bu yeni türün çok hızlı bir gelişme gösterdiği de kaydedilmişti. Gerçekten, Tanzimat'm daha ilk yılında İstanbul'da tiyatro binaları yapılmağa başlanmış ve önceleri rakipsiz olan yabancı tiyatro toplulukları zamanla yerlerini yerli topluluklara bırakmışlardır. Ancak, bu yeni türün tamamıyle yerlileşmesi için, otuz ydlık bir zamana ihtiyaç hasıl olmuştur. Devrin şartlarına göre de, böyle bir zamanın geçmesi normaldir. Çünkü tiyatronun o zamanki seyircisi, yalmz, Batı kültürü ile temasa geçebilmiş, sayıları sınırlı aydınlardan oluşmuştur. Üstelik, tiyatronun henüz pahalı bir eğlence olması, bu ufak seyirci topluluğunu daha da daraltmıştır. İslâmiyetin kadını kapalı tutması, bu sebeple Türk kadınının sahneye çıkamaması ve Orta Oyunu'nun halk arasında henüz rağbette bulunması gibi tesirler de, avrupaî Türk tiyatrosunun daha kısa bir zaman içinde kurulmasına ayrıca engel olmuşlardır. Böylece Türk tiyatrosu, uzun süre, sanatçı olarak azınlıklar arasında Türk yaşayışını en çok benimsemiş olan Ermenilerden faydalanmak zorunda kalmış ve Türk kadını sahneye ancak 1919 yılında çıkabilmiştir. Ermeni sanatçıların Türkçeyi iyi konuşamamaları Türk seyircisinin sürekli şikâyet konusu olduğu halde, 1840'tan başlayarak, İstanbul'da oldukça hareketli bir sahne hayatı kurulmuştur. Tiyatro tesislerinin çok masraflı olmaları sebebiyle bu masrafları karşılamak için bazı yerli müteşebbislerin tiyatro açma hususunda "resmî tekel"ler edinmelerine rağmen, otuz yıl içinde sahne hayatının gösterdiği gelişme oldukça büyüktür.

    Önce yabancı müteşebbislerin kurdukları İtalyan ve Fransız tiyatroları ile yerlilerce kurulmuş olan Hacı Naum, Hasköy, Şark ve Ortaköy tiyatrolarından soma, 1867'de kurulup yarı resmî bir himaye görmüş olan ilk ciddi Türk tiyatrosu Osmanlı Tiyatrosu'dur. Sonraları müslüman olup Yakub admı alan Güllü Agop tarafından İstanbul'da Gedik Paşa'da kurulmuş olan bu tiyatro, devrin devlet adamlarının ve edebiyatçılarının gösterdikleri yakın ilgi sayesinde hızla gelişmiş ve, zengin bir repertuarla, uzun süre devam etmiştir. Bu tiyatronun, yönetim ve sanatçı kadrolarından başka, Türk tiyatrosunda ilk defa olarak, oynanacak piyesleri seçmek üzere, bir de edebî heyeti (Nâfıa Nâzın Râşid Paşa, Maarif Nezâreti Mektubcusu Halet Bey, Düyûnı Umûmiyye Direktörü Âh Bey, Namık Kemal, Menâpirzâde Nuri Bey) vardır. Namık Kemal, Ali Bey, Ahmed Midhat, Ebuzziya Tevfik ve Şemseddin Sami gibi devrin tanınmış yazarlarının eserleri bu tiyatroda sahneye konuldukları gibi; tanınmış Fransız, Alman, İngiliz tiyatro yazarlarının eserleri, Batı'nın ünlü opera ve operetleri ile ilk Türk operaları olan Arifin Hilesi, Leblebeci Horhor ve Köse Kâhya operaları da bu tiyatroda oynanmıştır. Ermeni aktörlerin şivelerini düzeltmek için Ali Bey tarafından diksiyon derslerinin de verildiği ve Türk tiyatro tarihinde mühim bir yeri olan bu tiyatronun Ahmed Midhat'ın Çerkez Özdenler adlı dramının imparatorluğun etnik unsurlarına hürriyet duygularını aşıladığı bahane edilerek 1884'de II. Abdülhamid tarafından yıktırılması, Türk seyircisini ciddi tiyatro eserlerinden mahrum bıraktı. Böylece, 1908'e kadar, tuluat tiyatroları Türk sahnelerinin tek hakimi haline geldiler.

    1840'tan başlayarak Türk sahnesi böyle bir gelişme gösterirken, bu yeni türün gördüğü rağbet Türk yazarlarını da harekete geçirmiş ve çok kısa sayılabilecek bir süre içinde birçok tiyatro eserleri meydana getirilmiştir. İlk Türk piyesinin ne zaman ve kimin tarafından yazıldığı meselesi, henüz, tamamıyle aydınlanmış değildir. Kesin belgeler ele geçinceye kadar, Abdülhak Hâmid'in babası Hayrullah Efendi tarafından 1844'de yazıldığı, tahmin edilen ve ancak 1939'da yayımlanan (Türklük dergisi, 1939, sayı: 8, s. 77-91) dört perdelik küçük bir dramın, bu türdeki ilk deneme olarak kabulü gerekmektedir.

    Yayımlanmadığı için zamanında bilinmeyen ve tabiatıyle avrupaî Türk tiyatro edebiyatının meydana gelişinde hiçbir tesire de sahip bulunmayan bu eserden sonra, tiyatro eserlerinin aralıksız olarak ortaya çıkışı 1860-1880 arasındadır. Bu yirmi yıl içinde, Türk tiyatro edebiyatı çok hızlı bir gelişme gösterir. Şinasi, Namık Kemal, Şemseddin Sami, Ahmed Midhat, Âli Bey, Ali Haydar Bey, Ebuzziya Tevfık, Manastırlı Rıfat, Hasan Bedreddin, Recaizâde Ekrem ve Abdülhak Hâmid bu dönemin en verimli yazarlarıdır. II. Abdülhamid devrinde ciddi sahne eserlerinin oynanmasına müsaade edilmemesi yüzünden, 1880'den sonra piyes yazmağa karşı da rağbet azalmış ve ancak 1908'den sonra rağbet yeniden başlayabilmiştir.

    Tanzimat tiyatrosunda da, Tanzimat'ın prensiplerine uygun olarak, sosyal eğitimin genellikle ön planda yer aldığı görülür. Bu gayeye, bazen de sosyal aksaklıklara doğrudan doğruya dokunmak veya tarihin "ibret verici" olaylarını ele alıp onlardan ahlâkî sonuçlar çıkarmak suretiyle varılmak istenir. Fakat sosyal meseleler, daha çok, aile çerçevesi içinde kalmıştır. Bu da, yazarların sosyal yaşayışı gözleme ve inceleme alışkanlığına henüz gereği gibi sahip bulunamayışlarındandır. Konuları Doğu ve İslâm tarihinden alınmış olan bazı piyeslerde olayların aynı zamanda ihtişamlı oluşlarına gösterilen dikkat ise, romantik tiyatrodan gelen tesirle ilgilidir. Bu tesir 1870'den sonra başladığı için, daha önce komedilerin çoğunlukta olmalarına karşılık, bu tarihten sonra dram çeşidi daha büyük bir rağbet görmeğe başlar. Ancak, romantik dramda ferdî ihtiraslar büyük bir yer tuttuklarından, tarihî temalara değer veren Tanzimat tiyatro yazarları, Türk tiyatrosunun daha çekici olan ferdî konulara yönelmesini önlemek maksadı ile, "Millî Tiyatro" adını verdikleri bir tiyatro çeşidi çıkarmışlar ve bununla da, konularını "İslâm tarihinden veya Osmanlı İmparatorluğu'ndaki müslüman azınlıkların hayatından" alan piyesleri kasdetmişlerdir. Türklerce yaşayış özellikleri az bilinen etnik toplulukların yaşayışlarını anlatan bu eserler, böylece, bir yandan hafif bir egzotizme büründükleri gibi, bir yandan da ister istemez bir örf ve âdet piyesi haline de gelmişlerdir.




  2. 2
    AYSEN
    Bayan Üye

    Cevap: Tanzimat Dönemi Türk Tiyatrosu

    Reklam



    tanzimat'la birlikte batılı bir tiyatro anlayışını benimseyen Türk tiyatrosu, Cumhuriyet döneminde yurdun her yanında açılan halkevlerinde amatör tiyatro çalışmaları başlayıncaya ve Ankara'da 1940'ların sonunda devlet eliyle bir konservatuvar ve Devlet Tiyatrosu kuruluncaya kadar geçen sürede hemen hemen yalnız İstanbul'da bir gelişme alanı bulabilmiştir







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi