Hükümranlık anlayışı nedir

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Hükümranlık anlayışı nedir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Hükümranlık anlayışı nedir




    Soru: hükümranlık anlayışı ne anlama gelmektedir kısaca açıklar mısınız ?







  2. 2
    Forumacil
    Özel Üye





    Cevap: hükümranlık anlayışı nedir



    hükümranlık anlayışı nedir hakkında bilgi


    Devlet, genel târifi ile, emretmek hak ve yetkisinin ve o emri uygulama kudretinin bir arada yürürlükte olduğu bir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından “meşru” kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrû tanınan devletlerde, topluluklara göre, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleri arasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi, karizmatik, kanunî.

    Eski Türk hükümranlık telakkisi, karizmatik (Tanrı bağışı’na dayanan) tip olarak kabûl edilebilir. Bütün vesikalar Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafından verildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorluğunun ünvanı: “Gök-Tanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut’u Tan-hu” idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk Bilge Kagan,” “Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu”, “Tanrı irade ettiği için, kut’um olduğu için kagan oldum” vb. Uygur Hakanları’nın unvanları da bunu ortaya koyar. Tuna Bulgarları’nda da hükümdar Tanrı tarafından tahta çıkarılmıştır.

    Hazar hâkanı, eğer Ibn-i Fadlan’ın bilgileri doğru kabûl edilirse, halktan tecrit edilmiş, âdeta “Tanrı gibi” bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg (kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihî kayıtlardan da anlaşılıyor ki, eski Türk devletlerine siyâsi iktidar kavramı “kut” tabiri ile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en eski kültür kelimelerinden biri (2200 yıldan beri mevcut) olan “kut” (yâni Türkler’de siyâsi iktidarın mâhiyeti) ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig’de açıklanmıştır. Buna göre, “Kut’un tabiatı hizmet, şiarı adâlettir... fazilet ve kısmet kut’tan doğar... Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer”... “Herşey kut’un eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir. ilahîdir... Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar...” (Kutadgu-Bilig).

    Bunlara bakılarak eski Türkler’de karizmatik iktidar görüşü umumi kanaat hâline gelmiş olmakla beraber, arada mühim farklar göze çarpmaktadır: Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar umumiyetle dinî toplumlar olduğu hâlde Türk siyâsî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insan üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır (kitâbeler). Esasen Türkler’de Kut telakkisi sınırsız bir hâkimiyete imkân tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarla sınırlandırılmıştır. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (kitabeler). Türkler’de hükümdarlık alâmeti sayılan büyük resmi ziyafetler ve umumiyetle hâkan sofrasının halka açık tutulması bunun sembolik ifadesidir. “Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Elini açık tut: Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?”

    Kutadgu-Bilig halkın hükümdardan istediklerini: a- İktisadî istikrar, b- Âdil kanun, c- Asayiş, olarak sıraladıktan sonra şöyle der: “Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını isteyebilirsin!”

    “Bey, iyi kanun yapın, kanuna kendin riayet et ki halk da sana itaat etsin!”

    Türk hükümdarı bu vazifelerini yapamazsa kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardan düşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan’a karşı yapılan 716 yılı ihtilali bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hâkanlık tahtına çıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi.

    581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-Po yerine onun vasiyet ettiği Ta-Lo-pien’in hâkanlığını, töreye uymadığı için devlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsüne rağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşruiyetçi tipi temsil etmekte idi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrı’ya bağlamakla yâni hâkanı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün “milli irade” diye ifade edilen, hükümdar üstü “yüksek otorite” (Souverainete, Sovereignty) meselesini, üstün siyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlık düşüncesi yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma’da görülen ve hükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren “imperium” şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. Asya Hun devletinde bir dâimî meclis (danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de her yılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halk toplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereler açılırdı.

    Avrupa Hun imparatorluğundaki benzer bir kuruluşa Priskos “seçkinler” veya “seçilmişler” meclisi adını vermektedir. Gök-Türkler’de devlet meclisi herhalde dâimî idi. Çünkü yalnız askerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulup karara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kağan’ın kurula getirdiği iki mesele: Türk ülkesinde şehirlerin, Çin’deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm’in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü “aygucı” (devlet müşaviri) Tonyukuk’un muhalefeti neticesinde red edilmişti.

    Bu meclis, Uygurlar’da görüldüğü üzere, gerektiğinde, hânedan dışından dahi han seçebiliyordu. Hazarlar’da bir “ihtiyarlar meclisi vardı

    Tuna Bulgarlar’ında bir “millet meclisi” bulunmakta idi. Oğuz Kağan da, mâiyeti ve dâvet ettiği halk ile bir toplantı yaparak “kengeştiler”. “Kengeş” tâbirinin “hâkanın tekliflerini milletin tasvibine sunması” olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasında da devam ettiğini gösterir.

    Hükümdâr

    Bozkır Türk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan-hu (veya Şan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk tarihinde en yaygın olanları han (kral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-juan devletinden Gök-Türkler’e geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü “han” ünvanının 3. asırdan beri Türkler’ce bilindiği gibi, Avrupa Hun hükümdarı Attilâ’nın hanımının adında da “han” ünvanı mevcut idi: Arıg-kan.

    Yabgu ünvanı Hunlar’dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanını alırken, zevcesinin de resmen aldığı katun (hâtun) ünvanı da Hunlar’dan beri Türklerce tanınmakta idi. Devlette hâtunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar bir dereceye kadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çin elçilerinin kabulünde Gök-Türk hâtunları hazır bulunmuşlardı. Hâtunların gelecek hâkanların anneleri olmaları sebebi ile, ilk zevce ve asil (yani Türk) olmalarına dikkat edilirdi. Umumiyetle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahd durumudakiler küçük yaşta iseler amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devlet başkanlarının oturduğu başkentte “ordu” deniliyordu.


    İkili Teşkilat

    Eski Türk devletinde arazi iki idari bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey-güney, doğu-batı, ak (sarı)-kara (Ak-Hun, Sarı Türgiş-Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, Kara Hazar-Ak Hazar, Kara Macaristan- Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış (Karluklar’da?, Bulgarlar’da), Üç-ok Boz-ok (Oğuzlar’da) Bu bölünmede dâimâ bir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı.

    Bu yön Asya Hunlar’ında sol, Batı Hunlar’ın da, Gök-Türkler’de Uygurlar’da sağ idi. Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hâkimiyeti altında töre hükümlerini görürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dış münasebetlere girerler, ancak bütün il’le alâkalı meselelerde toplanırlardı. Ordu’lar birleştiği zaman herkes mensup olduğu cihete göre sağ veya sol kanatta yerini alırdı.

    Kanat hakanları imparator âilesi mensupları arasından tâyin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar, Atillâ’nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kıralları İrnek, Dengizik İmparator İlek’in kardeşleri idiler.

    Sivil idarede Devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, “atı” (Gök-Türkler’de) ve “babacık” (Hazarlar’da), sonraları “atabey” vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu.


    "Çifte Krallık” Meselesi

    Türk siyasi kuruluşlarında görülen ikili teşkilat, “çifte kırallık” diye anılan bir görüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarının hareket serbestliklerine sahip bulundukları, “bir birbirine paralel hükümet icra eden iki hükümdar” olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında, irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk “göçebelerine” mahsus olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri arasında da görülmektedir, ancak Türkler’de bu devlet nizamı sayesinde yükselmek gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.

    İlk bakışta çok cazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku bakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türkler’de hâkimiyette bir “parelellik” değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hâkanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türkler’de altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde dalgalanırdı.

    Çin imparatoru, 581 yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman oradaki Tardu’ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türkler’in “hâkan”ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri için de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu’su Mete’nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atilla gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.

    Diğer taraftan, Türkler’de hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yönden Hazarlar’da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan’ın yanında, fiili hûkümdar durumundaki “Bey” veya “Şad” son derece de dikkat çekicidir. Aranan nokta sadece “hüküm sürmek” değil, fakat daha da mühim olarak, bir “meşrûiyet” meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabûl edilmesi müşküldür.

    Hâkan yanında yabgu (Gök-Türkleri’de) her bakımdan bir yardımcı, yine hâkan yanında “bey” (Hazarlar’da), “Kündü” yanında “yula” (Macarlar’da) yabgu yanında “Kül-Erkin” (Oğuzlar’da), hükümdarın namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyâsî teşekküllerinde bunların veya “tâbi” bölüm idarecilerinin veya kanat kırallarının, devlete karşı isyanı göze alamadığı müddetce herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez.

    Karizma’nın babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonra evlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlar’da, Bulgarlar’da, Göktürkler’de, Tabgaçlar’da, Türgişler’de hattâ Kara-Hanlılar’da olduğu gibi).

    O hâlde Türk âmme (kamu) hukuku hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin idaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mâhiyettedir.

    Attila geniş ülkesinin doğusundan Urallar’a kadar olan kısmını oğlu İlek’in idaresine vermişti. 630’dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesi Aşına âilesinden bir prensin idaresinde idi. Karluk yabguları Aşına âilesine bağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasi teşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekte idi. Mesela Uygur hâkanı Moyen-çur, henüz “Tegin” iken Oğuzlar’ın başında bulunuyordu.

    İl-hâkanlık (imparatorluk)’larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete “tâbi” olan birçok ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176 yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine “tâbi” Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 25’in üstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlinde idiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dış münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşında Attila’nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu “vassal”ların, Türk usulü seri harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi.

    Türk devletine ancak hükümdarları, kıralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler, Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şey kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.







+ Yorum Gönder
hükümranlık anlayışı nedir,  hukumranlik anlayisi,  hükümranlık anlayışı,  hükümranlık ve hükümdarlık,  hukumranlik anlayisi nedir
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi