Osmanlı devletindeki insan haklar ve şimdiki haklar nelerdir

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Osmanlı devletindeki insan haklar ve şimdiki haklar nelerdir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Osmanlı devletindeki insan haklar ve şimdiki haklar nelerdir





  2. 2
    Hakan
    Administratör





    Cevap: Tarihin uzak dönemlerinden beri insan haklarının farklı topluluklarda farklı şekillerde korunmaya çalışıldığı bilinmektedir. Kendi hakkını koruma hususunda fazla bir şey yapamayan kimselerin haklarını korumaya yönelik faaliyetler, her zaman önemini korumuşlardır. Bu durum, Osmanlı Devleti döneminde farklı müesseselerce yerine getiriliyordu.

    Bu makalede insan haklarını koruma hususunda tarihteki uygulamalara kısaca temas edildikten sonra Osmanlı Devleti'deki uygulamalar gözler önüne serilmekte ve bu bağlamda "İhtisâb" gibi bazı teşkilatlar ile şahısların bu konulardaki faaliyetlerine değinilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: Osmanlı, insan hakları, mezalim, ihtisab



    Tarihin uzak dönemlerinden beri, insan haklarının farklı topluluklarda farklı şekillerde korunmaya çalışıldığı bilinmektedir. Kendi hakkını koruma hususunda fazla bir şey yapamayan kimselerin haklarını korumaya yönelik faaliyetler, her zaman önemini korumuştur. Bu durum, Osmanlı Devleti döneminde farklı müesseselerce yerine getiriliyordu. Biz, konu ile Osmanlı uygulamasına geçmeden önce, tarihteki uygulamaya kısaca temas etmek istiyoruz.

    Bazı devlet görevlilerinin, şu veya bu şekilde halka karşı yaptıkları haksızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetlerin sonucu ortaya çıkan ve günümüz hukuk anlayışına göre istinaf mahkemesi, istisnaî mahkeme, temyiz, danıştay, ağır ceza mahkemesi veya adalet bakanlığı gibi terimlerin karşılığı olarak kullanabileceğimiz "Mezâlim", insan haklarının korunmasında büyük bir rol oynamıştı. Özellikle halkın şikâyetlerini dinleme ve bir manada onu devlete karşı koruma hususunda küçümsenmeyecek bir hizmet ifa etmişti. Uzun tarihî bir geçmişe sahip olan mezâlimin, Pers (İran) ve hatta Câhiliyye dönemi Araplarına kadar uzandığı belirtilmektedir. Nitekim, "Umre" yapmak üzere Yemen'den Mekke'ye gelen ve zulme uğrayan bir adamın şikâyeti üzerine Mekke ileri gelenleri, Abdullah b. Cud'an'ın evinde, bu neviden haksızlıkları ortadan kaldırmak için bir toplantı yaparlar. Bu toplantıda, o sıralarda henüz yirmi beş yaşında bulunan Hz. Peygamber de vardır. Haksızlıkları önlemek gayesiyle yapılan bu toplantıya "Hilfu'l-Fudûl" adı verilmişti. Mâverdî, fâzıl ve iyi insanların yemini anlamına gelen Hilfu'l-Fudûl'a dayanarak onun Câhiliyye dönemindeki bir çeşit mezâlim olduğuna kanidir[1].

    Bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren bünyesinin ve şartların gerektirdiği değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Devleti, sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri vâsıtasıyla uzunca bir hükümranlık dönemi geçirme imkânını buldu. Devletin hayatiyet sırlarını teşkil eden ve onu, Anadolu'nun diğer beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki, insan haklarına riayet ile hoşgörü adını verdiğimiz anlayıştır.

    Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Şer'i Hukuku hem nazarî, hem de amelî bir şekilde uygulayan Osmanlı Devleti[2], bu anlayışını devletin bütün sistem ve organlarında da devam ettiriyordu. Zira bu devlette din asıl, devlet ise onun bir fer'i olarak görülüyordu[3]. Bu bakımdan Osmanlı Devleti'nin dinî, adlî, ekonomik ve sosyal hayatının buna göre organize edilmiş olması normal karşılanmalıdır.

    İslâm'ı kabul etmesiyle yepyeni bir hayat anlayışına intibak ettiğini bildiğimiz Müslüman Türk dünyası, bağlı bulunduğu bu yeni dinin emirlerine uygun olarak insan ve hatta hayvan haklarına riayeti bir emir telakki ediyordu.

    İşte böyle bir anlayıştan hareketle Osmanlı Devleti, gerek dindaşı olan Müslüman insanların haklarını, gerekse idareleri altında bulunan gayr-i Müslim vatandaşlarının dinî hak ve hürriyetlerini korumada titizlik gösteriyordu. Bu konuda arşiv belgeleri, şer'iyye sicilleri, piskopos mukataası kalemi defterleri, gayr-i Müslim cemaatlere ait genel defterler ile her gayr-i Müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı yöneticilerinin bu haklara ne denli riayet ettiklerine şahitlik etmektedirler.

    Üç kıta üzerinde 10-50 derece kuzey enlemleri ile 10-60 derece doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı Devleti, saha ve toprak genişliği itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) ırk, din, dil, mezhep, kültür gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti[4]. Özellikle, ulaşım teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkânsızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanları idare etmek ve tamamının bir arada insanca yaşamasını sağlamak zannedildiği kadar kolay değildi.

    Osmanlılar döneminde insan hakları, birbirinden ayrı gibi görünen ve farklı isimlerle anılan müesseselerce korunmakta idi. İster devlet adamları tarafından haksızlığa uğramış olsun, ister ticarî hayatta bir şekilde aldatılmış olsun, insanlar bu neviden sıkıntılarını çeşitli mercilere götürebilirlerdi. Bu merciler arasında Divan-ı Humâyun, Meşihat makamı (Şeyhülislamlık), normal mahkemeler (Şer'î Mahkemeler), ihtisâb ve ahilik gibi teşkilatları zikredebiliriz. Görünüşte resmî hüviyete sahip olan ve böyle bir sıfat taşıyan bu kuruluşlar, aslında konu üzerinde ne denli titizlikle durulduğunun en güzel delillerinden biridir. Önceleri haftada dört gün toplanan ve öncelikle halkın problemlerini görüşen Divân'ın faaliyetlerinden burada bahsedecek değiliz. Bununla beraber "İhtisâb" gibi bazı teşkilatlar ile şahısların bu konulardaki faaliyetlerine kısaca temas etmek istiyoruz.

    Yukarıda belirtilen kuruluşların yanında, günümüzün ifadesiyle sivil toplum örgütü diye isimlendirebileceğimiz bir müessese daha vardır ki, o da, sıkıntıya düşen insanların yardımına koşan vakıflardan başkası değildir. Bu kurumlardan başka, topluma dinamik bir ruh aşılayan ve onu kendiliğinden bazı faaliyetlere sevk eden dinî bazı emirlere de burada işaret etmeliyiz. Nitekim İslâm dünyasında ihtisâb teşkilatının kurulmasına vesile olan bu emirler sayesinde toplumun her ferdi, gördüğü kötülük ve haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Çünkü onun inandığı Kitab ve kendisine bu Kitab gönderilen Peygamber, onu böyle bir harekete teşvik ediyordu. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in "emr bi'l-ma'rûf ve nehy ani'l-münker"[5], başka bir ifade ile iyiliklerin yapılmasını emretmek, kötülüklere de mani olmak diye tercüme edebileceğimiz bu emirden başka, Hz. Peygamber'in "Sizden birisi işlenen bir kötülüğü gördüğü zaman onu eliyle ortadan kaldırsın, buna gücü yetmiyorsa kalbiyle ona buğz etsin…"[6] şeklindeki emirlerdir.

    Müslümanlar, gerek örnek olarak verdiğimiz bu iki emir, gerekse benzer başka emirlere uygun hareket etmeyi dinî bir vazife telakki ediyorlardı. Bu sebeple gerek fert bazında, gerekse toplum bazında haksızlığa maruz kalan herkese yardım etmeyi ve onların haklarını korumayı dini bir sorumluluk olarak kabul ediyorlardı. Bu ve benzer emirler, toplumda öyle bir dinamizm meydana getirmişti ki, haksızlığa uğrayan herkes, kendine arka çıkacak ve yardım elini uzatacak bir kesim buluyordu.

    Türk tarihinin uzun ve uzun olduğu kadar da haşmetli bir dilimini kapsayan Osmanlı Devleti'nde, birbirinden bağımsız pek çok müessese ve bu müesseselerin temsilcileri durumunda bulunan pek çok kişi, insan haklarını koruma hususunda gayret sarf ediyordu. Nitekim Taşköprîzâde İsameddin Ahmed Efendi'nin beyanına göre daha kadılığı zamanında, Yıldırım Bâyezid'in (1389-1402) cemaatle namaza devam etmemesinden dolayı şahitliğini kabul etmeyen Molla Fenârî, ibadetlerinde kusur eden kimsenin insan hukukunun gözetilmesi gereken yerlerde de dikkatsiz olabileceğini düşünerek mahkeme salonunda, Yıldırım Bâyezid'in şahitliğini kabul edemeyeceğini söyler. Böylece Molla Fenârî'nin şahitlik konusunda bile adalet ve dolayısıyla insan haklarını korumaya çalıştığı[7] anlaşılmaktadır.

    Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim, Osmanlı padişahları içinde en sert olanlardan birisidir. Burada tafsilatına girmeyeceğimiz bir sebepten dolayı, Hazine-i Âmire muhafızlarından 150 kişinin katline karar verir. Bu iradeyi doğru bulmayan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi, böyle bir cezanın adalet ve şeriata aykırı olduğunu söylemek suretiyle 150 kişinin idamına engel olur[8]

    Zaman zaman, bazı hükümdarların fevri düşüncelerinin sonucu olarak gayr-i Müslim tebaaya karşı, dinî baskı temayülleri bizzat Osmanlı din adamları tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Böyle bir uygulamanın dinî olmadığı kendilerine hatırlatılmıştır. Nitekim Hammer, şöyle bir olaydan bahseder.

    Yavuz Sultan Selim'in bir emrine karşı, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi'nin Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanları kurtarması şöyle olmuştur.

    Padişahın, bir gün durup dururken dünyayı fethetmek mi, yoksa bütün milletlere İslâmiyet'i kabul ettirmek mi daha iyi ve hayırlı olacağı şeklindeki sorusuna, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, ikinci şıkkın, yani insanları Müslüman yapmanın daha iyi olacağını söyler. Bunun üzerine hükümdar, topraklarındaki kiliselerin câmiye çevrilmesini, Hıristiyan ayinlerinin yasaklanmasını ve Müslüman olmak istemeyenlerin idam edilmelerini emreder. Beklemediği bu sonuç karşısında Şeyhülislâm Ali Cemalî Efendi, dönemin Vezir-i Azam'ı Pirî Mehmed Paşa ile anlaşarak Rum Patriği'nin maiyeti ile birlikte Edirne'de huzura kabul edilmesini sağlar. Bu kabulde Patrik, Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettiği zaman Hıristiyanlara serbestiyet tanıdığını ve hiçbir kimsenin zorla Müslüman edilemeyeceği taahhüdünde bulunduğunu ileri sürmüştü. Fakat bu müsaade ve taahhüdü muhtevi ferman, bir yangında yandığından fetihte hazır bulunmuş olan üç ihtiyar yeniçerinin şehâdetine müracaat edildikten sonra Yavuz Sultan Selim bu konudaki emrini geri almak zorunda kalmıştı[9].

    Osmanlı devlet yapısının insan hak ve hürriyetlerini koruyacak bir özelliğe sahip olduğu daha önce de ifade edilmişti. Gerçekten Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf, âdet, gelenek vs.) müdahale etmezlerdi. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki muhtariyetten daha fazla idi. Herkes, kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks Mezhebi'ndeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, her şeyleri ile tamamen Patriğe bağlı idiler. O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hıristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, haslar ve Üsküdar kadılarına gönderilen bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır[10]. Keza 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli başka bir arşiv belgesi[11] Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahsederek bunların, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşabileceklerini, kendilerinden bâc, harac vs. gibi isimlerle herhangi bir vergi alınmayacağını, ayrıca hiçbir yetkilinin bunlara müdahalede bulunamayacağını ortaya koyar.








  3. 3
    Ziyaretçi
    Çok yardımcı oldunuz sizlere çok saygı gösteriyorum verdiğiniz bilgilerden dolayı







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi