Atatürk'ün akılcılık ve bilimsellik ilkesi ile ilgili yaptığı çalışmalar

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Atatürk'ün akılcılık ve bilimsellik ilkesi ile ilgili yaptığı çalışmalar ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi


  2. 2
    Gülcan
    Usta Üye





    Cevap: atatürk'ün akılcılık ve bilimsellik ilkesi ile ilgili yaptığı çalışmalar

    “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” diyen Atatürk’ün en önemli özelliği olan devrimciliği, Akılcılık’tan çıkmaktadır. Bilindiği gibi Akılcılık, bilgilerimizin kaynağını ve nasıl kazanıldığını açıklamaya çalışan bir felsefe akımıdır.
    Akılcı yaklaşımın temelini oluşturan akli bilgiler, isminden de anlaşıldığı gibi, akla ve mantığa dayanır. Bu bilgiler yanlışlama yöntemi ile gelişir; aksi kanıtlanıncaya kadar da doğru oldukları kabul edilir. Dinsel öğretilerde geçerli olan nakli bilgiler ise, akıl yoluyla değil, kutsal kitaplardan kazanılan bilgilerdir. Bu bilgiler, inkâr edilemez ve yanlışlama yöntemine başvurulmadan doğruluğu kabul edilir. Bu bilgilerle iman edilir.

    Bilim ise insanın içinde yaşadığı evreni ve doğayı gözlem, deney ve sınamalar yoluyla anlamak, açıklamak için geliştirdiği en başarılı çabadır. Yüzyıllar boyunca bilim adamları baskı ve engellemelere boyun eğmeyerek dogma, önyargı ve geleneklere karşı insan aklının üstünlüğünü ve doğruya ulaşabilme yeteneklerini savunmuşlardır. Günümüzde bilim, insan uygarlığının doğayı denetleyebilme, toplumları yüceltme ve mutluluğa kavuşturabilme amaçları doğrultusundaki en büyük ve güvenilir yol göstericisidir.

    Bilim, doğası gereği, özgür düşünce ve bunun ürettiği sınanabilir varsayımlarla çalışır. Bilimsel gerçekler ancak uzun yıllar boyunca birbirinden bağımsız yöntemlerle defalarca sınanıp serbestçe tartışıldıktan sonra uluslararası bilim topluluğunda onay görebilir. Bilimin bu acımasız sınavından başarıyla geçmiş, birçok olguyu birden açıklayabilen ve yeni hipotezlerin sınanmasına olanak verebilen görüşler ise bilimsel kuram adını taşımaya hak kazanırlar. Dışımızdaki bir evrenin varlığını ve bunun anlaşılabilir olduğunu öngören bir düşünce sistemi olan bilimi dogmatik inanç sistemlerinden ayıran başlıca özellik, her zaman özgürce tartışılabilmesi ve en başarılı sanılan kuramların bile daha gelişmişi ortaya çıktığı zaman değiştirilebilmesidir.

    Belki ilkçağlardaki Yunan filozoflarının bazılarında akılcılıkla ilgili bazı kavramlar görülebilirse de, bunu tam bir felsefe akımı durumuna getiren Descartes’tir (1596-1650). O, matematik ile uğraşırken, doğadaki her türlü olayı da açıklamanın yöntemini araştırmış; başlangıçta herşeyi kuşku ile karşıladıktan sonra, önünde kuşkuyadüşülmeyecek ilk gerçeğin düşünme yeteneğimiz olduğunu söylemiştir: “Cogito, ergo sum –düşünüyorum öyle ise varım”. Bu durumda insanın çevresinde olup bitenler, edinilen bilgiler hep düşünmekle açıklanabilir. İnsanın düşünme yeteneğini veren şey ise akıldır. Descartes ve ondan sonra gelen filozoflara göre, Tanrı’nın varlığı bile ancak akılla açıklanabilir. Akılda öyle çalışan bir düzenleme vardır ki, bu denemelerden, izlenimlerden önce bilgilerin temelini oluşturmuştur. Akıldaki ana kurallar insanın doğasında bulunur. Bütün sorun bu kuralları geliştirmek ve gerçeği bulma yolunda kullanabilmektir. Aklın bu kuralları da şaşmaz bir kesinlik gösterirler. İşte matematik ve saf mekanik kuralları akıl kuralları ile özdeştirler. İki kere ikinin dört olması öyle değiştirilemez bir gerçektir ki, aksini Tanrı bile iddia edemez.
    Gerçekleri ararken hep akla dayanmak, akla uygun olmayan olay ve davranışları gerçeğe uygun kabul etmemek akılcılık akımının en büyük ilkesidir.

    Gerçi bir süre sonra, bilgilerin kazanılmasının yalnız deneme yoluyla mümkün bulunduğunu, deney sonuçlarının tümevarım yoluyla mümkün olduğunu söyleyen Ampristler çıkmışsa da, bu akım akılcılık kadar inandırıcı olmamıştır.Aslında, bilgilerimizin bir bölümünü kazanabilmek için deneyin kaçınılmazlığı yadsınamaz. Ampiristlerin düşünceleri deneye dayanan bilim dallarında gelişmeye yol açmıştır. Ama kuşmkusuzdur ki, deneyi yapmak için gereken önkoşullar akla dayanarak sağlanır. Deney sonucu, kuralı genelleştirmek için kullanılan tümevarım veya tersi yöntemler ise tamamen mantıksal, dolayısı ile akılsal bir işlemdir. Öyle denilebilir ki, bilimin ve uygarlığın gelişmesinde en büyük rolü akılcılık akımı sağlamıştır.

    Atatürk’ün Akılcılığı

    Osmanlı Devleti’ni de içeren İslam uygarlığı IX. Yüzyıldan itibaren evrensel bir nitelik kazanmaya başladı.

    Bu günkü çağdaş uygarlığın şekillenmesinde etkili olan bir çok düşünür ve eseri bu dönemde ortaya çıktı.
    Arap dilinde yazılmış en önemli tip yapıtlarından birinin yazarı olan ve ünü, Orta Çağ dönemi boyunca, Batı’yı saran ve on birinci yüzyılın en büyük bilim adamlarından sayılan Ebû Bakr Muhammed b. Zekeriya al-Râzi (öl.932) eski Yunan bilimlerini, ve özellikle eski Çağ’ın en büyük bilginlerini, örnegin Galen’ i, Hippokrat ve Demokritos’ i ve daha nicelerini Batı’ya tanıtanlardan biridir. O dönemin bilim çevreleri, al-Râzi ‘yi, din kalıpları ve din baskısı dışına taşabilen ve gerçek bilimi, özgür düşünce ve deneyler sisteminde aramak isteyen bir kimse olarak görmüş ve yüceltmiştir. Türk asıllı İbn-i Sina(980-1037), Orta Çağ’larda Batı’nın hayranlık duyduğu diger bir Islâm bilginidir ki, Al-Sifâ adli ünlü yapıtı ile tanınır.. Ibn-i Farabî (öl.950), ki o da Türk asıllı bir İslâm bilginidir, bu serinin diğer önemli kişilerinden biridir. Bu örneklere İbn-i Rüşt (1126-1198), İbn-i Haldun, al-Birunî, İbn-i Arabî….. gibi daha birçoğunu eklemek mümkündür. Bu ünlü isimler ve benzerleri, çeşitli bilim dallarında eski Yunan’dan ve özellikle Aristo’ dan, Eflatun’ dan, Sokrat’ dan, Galen ve Hippokrat ve Demokratis gibi pozitif bilim kurucularından ve akılcılığın ürünü olan yapıtlardan yararlanmış kimselerdir. Gerçi bunlar, genellikle düşünce alanında gerçek anlamda akılcı olmamakla beraber hiç değilse bu eski “akılcı dönemin bilimsel verilerini, ya da düşünce ve mantığını yansıtabilmişlerdir. Temsil ettikleri özellik, her ne kadar şeriat’a bağlıymış gibi görünmekle beraber eski Yunan kaynaklarına başvurarak iş görmüş olmalarıdır. Örnegin Farabî, ki yapıtlarından birinde Aristo’yu iki yüz kez okuduğunu övgüyle söyler, Aristo’ nun baş yorumcusu olmuştur. Bundan dolayıdır ki Islâm bilim çevreleri Aristo’ yu “Muâllim-i Evvel” diye değerlendirirken Farabi ‘yi de “Muâllim-i Sanî” sanıyla yüceltmişlerdir.

    Yine İbn-i Rüşt, daha sonraları Aristo’nun en yetkili ve etkili yorumcularından biri olarak Orta Çağ bilginlerinin hayranlığını çeken bir başka ünlü düşünürdür.
    Batı’nın, bilim verilerini din kitaplarından ziyâde akıl yol göstericiliğinde arama olanağına kavuşmasında önemli rol oynamıştır. O kadar ki Batılı bilim adamları, özellikle XIII. yüzyılda, onun adiyle bir “Düşünce okulu” kurmuşlar ve kendilerini “Averroist” diye adlandırmışlardır. Yine ayni sekil de Muhyi-d-Dîn Arabî : “Sevgi benim dinimdir” derken eski Yunan’dan ve özellikle Aristo ‘dan esinlenmekteydi.
    Ancak ne var ki Batı’yi, eski Yunan’ın akılcı bilim hazinesine kavuşturan ve böylelikle karanlık çağdan kurtarmağa katkıda bulunan bu Islâm düşünürleri, kendi öz toplumlarına, “özgür düşünce” ve “akılcılık” alanında aynı katkıyı sağlayamamışlardır. Eski Yunan kaynaklarından yararlanan Islâm bilginleri, her ne kadar bu sayede İslâm uygarlığı diye bir gelişmenin oluşumunu sağlamışlarsa da bu uygarlık daha sonra aynı gelişme hızını sürdürememiştir. Çünkü Batı’ya eski Yunan kaynaklarını tanıtan Islâm bilginlerine, şeriatçı zihniyet, “akılcı” bir uygarlık yaratma fırsatını vermemiştir.
    Bu durumun en büyük nedeni olarak büyük bir filozof olan Gazzali’nin (1058-1111) düşüncelerinin yaygınlaşması olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü Aristo’nun akılcılığına karşı çıkan Gazzali’ye göre her şeyi akıl ile açıklamak insanı yanıltır. Gerçekler ise ancak iman yoluyla kavranabilir. Böylece Doğu dünyasında İbn-i Sina’nın akılcılığı yerine Gazzali’nin imancılığı yaygınlaşmıştır. Batıda Yunan felsefecileri yorumlayıp laik ve akılcı düşüncele geçişin temelleri atılırken, İslam dünyasında bir süre sonra Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt bile unutulmaya yüz tutmuştur. Osmanlı Devleti böyle bir ortamda ortaya çıkmış ve bu sonuçtan kaçınılmaz olarak etkilenmiştir.
    Bu nedenle, Türk düşünce tarihinde Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine değin akılcılık, deneycilik gibi büyük felsefe akımlarının girdiğini ileri sürmek ne yazık ki mümkün değildir.

    Osmanlılar dönemindeki bilimsel etkinlikler, Gelenekçi Dönem ve Yenilikçi Dönem olarak adlandırabileceğimiz iki ayrı başlık altında incelenebilir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul Gözlemevi’nin yıkılışına kadar geçen birinci dönemde, bilimsel araştırmalar Selçuklular aracılığıyla İslâmî birikimden aktarılan geleneksel kuramlar çerçevesinde yürütülmüşken, İstanbul Gözlemevi’nin yıkılışından Türkiye Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen ikinci dönemde, başta matematik, astronomi, coğrafya, tıp ve mühendislik alanları olmak üzere Batı’dan aktarılan yeni kuramlara dayandırılmıştır.

    Osmanlılarda yaklaşık olarak üçer asır süren yükseliş ve çöküş süreci, siyasal bir süreçtir ve Osmanlı Dünyası’ndaki bilimsel etkinlikler, Fatih dönemi bir yana bırakılacak olursa, siyasal yükseliş ve çöküşe koşut bir gelişme izlememiştir. Osmanlı Türkleri, daha Selçuklular döneminde, belki de daha öncesinde İslâm medeniyetiyle ve bu medeniyetin genel gelişim seyriyle bütünleştikleri için, 12. yüzyıldan sonra giderek önemini ve değerini yitirmeye başlayan bilimsel yaratıcılığın düşüşünden kısmen de olsa etkilenmişlerdir. Gerçi bu dönemde, gerek Osmanlı bölgesinde ve gerekse bu bölgenin dışındaki alanlarda bu düşüşü durdurmaya çalışan Nasîrüddin el-Tûsî gibi, Uluğ Bey gibi ve Takîyüddîn ibn Maruf gibi çok değerli bilginler yetişmiştir; ancak bunların çabaları bilimsel etkinliklerin gerileyişini, yavaşlatmaya yetmiş olsa bile, durdurmaya yetmemiştir. 12. yüzyıldan sonra yapılan çalışmalar genellikle özgün değildir ve eskileri özetlemek, kısaltmak ve uzatmak ve yorumlamak gibi özü itibariyle yenileyici değil yineleyici bir yaklaşımın ürünüdür.
    14. yüzyılda bütün kurum ve kuruluşlarıyla İslâmiyeti koruma ve yayma görevini üstlenen Osmanlılar, 17. yüzyıldan itibaren Hıristiyan Avrupa’nın bilim ve tekniğe dayandırılmış askerî düzenlemeleri karşısında başarısız olmaya başlayınca, siyasal, ekonomik ve askerî alanlar başta olmak üzere hemen hemen her alanda yeni düzenlemeler yapmak zorunda kalmışlar ve bu düzenlemeler sırasında, genellikle Avrupalıların oluşturmuş oldukları modellerden etkilenmeye başlamışlardır.

    17. ve 20. yüzyıllar arasında, bilim alanında da benzer gelişmeler yaşanmış ve giderek genişleyen ve derinleşen bir Batılılaşma süreci sonunda Aristoteles, Galenos ve Batlamyus gibi Yunanlılar ile İbn Sinâ ve Beyrûnî gibi Müslümanlar tarafından temsil edilen geleneksel bilim kuramları bırakılarak Avrupa’da üretilmiş yeni kuramlara geçilmiştir.
    Türkiye’de, bilime dayanmayan bir uygarlığın çağdaş uygarlıklarla yarışamayacağı ve bunlara ayak uydurma çabalarının başarıya ulaşmaktan uzak kalacağı gerçeğinin açık olarak kavranması aşamasına Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938) ile ulaşılmıştır.

    Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Samsun’da İstiklâl Ticaret Mektebi’nde vermiş olduğu bir nutukta (22 Eylül 1924), Atatürk, “Dünya’da her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşid ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşid aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki sayfalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.” diyerek bilimin önemine ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemenin gereğine dikkat çekmiş ve özellikle eğitim alanında başlatmış olduğu devrimci yeniliklerle, bu anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Atatürk’ün girişmiş olduğu devrimci uygulamaların sonuçları 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru alınmaya başlanmıştır.

    Atatürk’ün bir asker olması, düşünme ve değerlendirme tarzının oluşumunda en önemli noktadır. Bilim adamları gibi askerler de kuramlarını sınamaları için oldukça uygun bir ortama sahiptir. Bu özellikle savaş içinde yetişen bir askerin doğal laboratuara sahip olması demektir. Çünkü askerlerin başarılı olmaları için bir stratejiye sahip olmaları gereklidir. Bu stratejinin ekseni Atatürk’e göre bilim ve akıldır. Atatürk hayatında sürekli tartışma ve eleştirel gözle dünyaya bakmayı önermiştir. Yine Atatürk kendi ağzından zaferini “Yurdumuzun en bakımlı, en şirin, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir; bilir misiniz? Orduların sevk ve yönetiminde bilim ve teknik ilkelerini yol gösterici kabul etmektir” diye açıklamaktadır.
    Atatürk’ten ve eyleminden kaynaklanan bir düşünce olarak Atatürkçülük kavram ve uygulama olarak, akılcılığa dayanır. Atatürk’ün eserinin büyüklüğü, ulusu ve ülkesi için giriştiği tüm eylemlerinin başarıya ulaşmasında akılcılığın şaşmaz ölçek olduğunu kanıtlar.

    Türk toplumunun yüzyıllık çağdaşlaşma atılımlarının ortaçağın karanlık ve bağnaz düşüncelerinden ötürü, başarısız kaldığını en iyi anlayanlardan biri Atatürk’tü.
    “Bizim akil, mantık ve zeka ile davranmamız, yönetimimizdir. Bütün yaşantımızı dolduran olaylar bu gerçeğin kanıtıdır.” diyen Atatürk, sağlam bir düşünce düzenine ve kafa yapısı ile girişim ve eylemlerine engel olacak tüm gerici, tutucu ve her çeşit özgürlük düşmanı davranışları ezerek, devrimciliğini akılcılık temeline oturtmuştur.
    Atatürk ilkeleri arasında on sıraya aldığımız “akilcilik” ilkesinin pek önemli bir yani da Türk toplumuna acılan gerçekçi yolun, bir dogma ve öğreti kalıbına sokulmamasıdır. Çünkü Atatürk, her zaman bunlara karsı olmuş, ancak olumlu bilimlerin ışığında yürümekle giriştiği uygarlık yolunun ulusunu düzlüğe çıkaracağına tüm yüreğiyle inanmıştı.
    “Öğreti istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz” diyerek büyük sağduyusu ve sevgisiyle dünya savaşlarının ideoloji ve öğreti ayrılıkları yüzünden insanlığı nasıl bölüp parçalayabileceğini görmüştü.
    Atatürk ilkelerinin katı ve bağnaz bir kalıba sokulmayarak bu akılcılık ölçüleri içinde bütünleşmesi, onun özgürlükçülük ve devrimcilik ilkelerine hız veren bir güç kaynağı olmuştur.







  3. 3
    Ziyaretçi
    Tam aradığım gibi geniş bilgi atmışsınız elinize sağlık :)







  4. 4
    Ziyaretçi
    Devrimcilik ve inkilapçılık ile ilgili çalışmalar yapmışdır

  5. 5
    Ziyaretçi
    İzmir iktisat kongresi kurulmuştur

+ Yorum Gönder
atatürkün bilimsel alanda yaptığı çalışmalarla ilgili sözleri,  akılcılık ve bilimsellik ilkesi,  atatürkün akılcılık ve bilimsellik ilkesi ile ilgili yaptığı çalışmalar,  atatürk ün akılcılık ve bilimsellik ilkesi ile ilgili yaptığı çalışmalar,  atatürkün ülkemizi geliştirmek için çeşitli alanlarda yaptığı akılcı ve bilimsel uygumaların nelerdir
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 13 kişi