Palu ve geçmişi

+ Yorum Gönder
Eğlence ve Şehir ve İlçeler Bölümünden Palu ve geçmişi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    rojx62
    Yeni Üye
    Reklam

    Palu ve geçmişi

    Reklam



    Palu ve geçmişi

    Forum Alev
    Şebeteria'dan Palu'ya.
    Şebeteria, Romanapolis, Asmosata, Arsamosata, Arşemşat, Şimşat, Aşmuşat, Sumaysat, Sümeysat ve Palu…Palu’nun ilk yerleşim merkezi olan Yarımca köyünün karşısındaki Haraba / Kharaba (Örencik) köyü yakınında Şimşat Kalesi denilen kalıntılar arasında bulunan tarihsel bir kent; Bizans çağında Asmosata diye anılmıştır. Asmosata adı, Ermeni ağzında Aşmuşat’a dönmüştür. Süryaniler kente Arşemşat, Araplar ise Şimşat, Sumaysat, Sümeysat diyorlardı. Kent, Palu’nun güneybatı yakınında Murat Irmağı’nın güney kıyısında idi. Arsamosata vb. adların öz biçiminin ne olduğu, hangi dilden geldiği, türediği, öğeleri, anlamı tesbit edilememiştir. Ancak bu adlar, kıyısında bulunduğu Murat suyunun o çağdaki adı Arsania'nın da içinde yer aldığı Arsa (akan) kök süzcüğünden türetilmiş olabilir.
    Palu kelimesinin aslı Balu olup, Rum ağzında Balouos'du. Balabitene ise Elazığ ile Çapakçur/Bingöl arasında olan Palu yöresinin adıdır. Balabitene, adının bir anlamı tesbit edilmiş olmayıp, yörenin Kappadokia dilinden gelme adı Hellenleştirilerek oluşan bir melez ad olabilir. "Balaba yöresinin yurdu" anlamıyla ortaya çıkmıştır ve bunun Balabitis (Balaba Yöresi) bölümü de Ermeni ağzında Bahakhovit'e dönmüştür.
    Palu, bölgenin bilinen tarihinden Urartular dönemine kadar Sümerler, Sabarular, Hurriler, Hititler, Asurlular gibi çeşitli medeniyetlerin hakimiyetinde kalmıştır. Urartu kralı Menua tarafından fethedilen bölge içinde Palu, Menua'nın başkenti ve gözdesi olmuştur.
    Urartulardan sonra Palu, yine bölge tarihi itbariyle iskitler, Medler, Persler, Partlar, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Müslüman Araplar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Büveyhoğulları, ve Mervaniler hakimiyetinde kalmıştır.
    Selçuklu akınlarından sonra Çubukoğulları, beylik temelini Palu'da atmış ve Palu, beylik merkezi olmuştur. Yine Belek Gazi Palu'yu kendine beylik merkezi olarak seçmiştir.
    Harezmliler, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Safeviler hakimiyetinde kalan Palu, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı hakimiyetine "Palu Hükümeti" statüsünde imtiyazlı olarak girmiştir. Palu bu imtiyazlı statüsünü tanzimat dönemine kadar devam ettirmiştir.
    Urartular
    III. Salmanassar’ın ölümünden sonra Asur devletinin zayıflamasından faydalanan Urartu Kralı İspuinis (M. Ö. 828 – 810), memleketinin sınırlarını batıya ve güneye doğru genişletti. Oğlu Menua (M.Ö. 810 – 785) ise Zogros dağlarından Palu’ya kadar olan sahayı istila etti.
    M.Ö. 804 yılında Menua Fırat'ı geçmiş ve fetihlere başlamıştır. Menua’ya ait 110 yazıtın bu döneme tuttuğu ışıkla, batıya yayılmada, özellikle Murat vadisini ele geçirmeye yönelik bir politika güttüğü anlaşılmakta, Palu yazıtı da bu bölgeye Menua zamanında girildiğini açıkça göstermektedir. İzolu, Bağın, Mazgirt, Kaleköy, Palu gibi Murat’a yuvalanmış Urartu kaleleri bu politikada başarılı oluşun kanıtlarıdır.
    Menua, Mana seferinden sonra batıya yönelerek, Malatya yakınlarında bazı başarılar elde etmiş ve seferini Hatti ülkesine dek uzatarak, Asur’un elinde bulunan Alzi yurdunu da ele geçirmiştir. Menua’nın siyasi faaliyetleri ile ilgili bu çevrede 4 yazıtı (Palu, Patnos, Aznavurtepe, Van ve Bağın) mevcuttur. Palu kalesindeki yazıta göre, Şebeteria, Huzana ve Şupa’yı topraklarına katan Menua, Murat boyunca oluşturmaya çalıştığı kesin egemenliğinin en güçlü engeli olan Malatya’ya da anlaşma yoluyla gücünü kabul ettirmiştir. Bu anlaşmanın Palu’da gerçekleştirildiğini Palu kalesindeki yazıttan öğreniyoruz.
    Palu kalesindeki Menua’ya ait kitabeden Palu’nun adının “Şebeteria” olduğunu öğreniyoruz.
    İki ülke yöneticileri arasındaki önemli anlaşmaların genellikle yönetimde etkin büyük kentlerde yapıldığı gerçeğinden yola çıkarsak, Menua’nın Milidi kenti kralına vergi ödeme önerisini Şebeteria’da yani Palu'da yapması, ancak bu kentin Batı Urartu’daki başkentlik konumuyla açıklanabilir.
    Urartu kralı Menua’nın başkenti ve gözdesi olan Palu’da, Palu kalesindeki yazıttan, Menua’nın bir tapınak yaptırdığını ve kaleyi bir karargah olarak kullandığını öğreniyoruz. Kale nitelik ve anıtsallıklarıyla kendi türleri içinde Urartu dünyasının seçkin örneklerini oluşturan, görkemli bir yaşamın izlerini taşımaktadır.
    Ülke sınırlarını genişleten Urartu Kralı Menua, halk isyanlarını da bastırarak, batıda kazanılan utkular ve bunların sağlam temellere oturtmaya yönelik olarak kurulan kalelerle bölgedeki Urartu otoritesi güvence altına alınmıştır. Yörenin en verimli toprağının -Altınova- güvencesi de Palu Kalesi’ydi. Kale, Murat koyağında doğuya, bu ovaya yönelen yollara egemendi ve batı ile Altınova arasında iletişimi sağlamaktaydı. Palu kalesi, vadiye egemen, sarp coğrafik oluşumu ve özellikle eteklerinde akan Murat suyuyla bir Urartu yerleşmesi için bulunmaz bir konuma sahipti.
    Hz. Ömer Dönemi
    İran (Sasani) ve Bizans'ın sürekli mücadelesi her iki devleti de çok yıpratmıştı. Bu sırada İslam orduları Kuzey Mezopotamya'nın fethine başlamış bulunuyordu. 639-640 yıllarında Hazreti Ömer'in halifeliğine rastlayan bu dönemde, Bizans, İmparator Heraklius'un (610-641) yönetiminde bulunuyordu. İslam orduları h.15/m.636 yılında yapılan Yermuk Savaşı'nda, Heraklius'un ordusunu yenerek Suriye'yi istila etti. Sıra, Kuzey Mezopotamya'nın alınmasına gelmişti. Hazreti Ömer bu görevi, İyaz bin Ganem'e verdi. İyaz bin Ganem, sekiz bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Ordusunda bine yakın sahabe vardı.
    İslam ordusu yol boyunca mevcut kaleleri feth ede ede ve bazılarını da barışla alarak Diyarbakır kalesi önüne geldi. Ordunun sol kanadına komutanlık eden Halid bin Velid Diyarbakır, Maden, Palu ve Kiğı bölgesini fethetti (h. 18 / m. 639). İyaz bin Ganem ise, Bitlis, Ahlat, üzerinden İran ülkesini ele geçirmiştir. 641 yılında Muş, İslam orduları tarafından ele geçirildi.
    642 yılında Habib bin Mesleme ve Selman bin Rabia kumandasındaki İslam orduları ikinci defa bu bölgeye sefer yaptılar. 643 yılında Heraklius'dan sonra imparator olan Kostantin'in Doğu bölgesine vali tayin ettiği Sempat, İslam ordularından çekindiği için ağır vergi vermeyi kabul etti. 644 yılında Sempat, Halife Hz. Ömer'e boyun eğdi.
    Emeviler
    696 yılında Muaviyenin ölümüne kadar Emevilerin elinde kalan bölge, Muaviye*nin ölümünden sonra meydana gelen kargaşa sonucunda bunu fırsat bilen II Jüstinyen Doğu Anadolu'yu ele geçirdi. 700-701 yılında Emeviler’den Abdülmelik’in oğullarından Abdullah, Bizanslılardan bu bölgeyi geri alarak Erzurum'a kadar geldi ve bölgeyi ele geçirdi. 32
    Abbasiler
    Abbasiler (750-869) döneminde bölgeye yapılan geçici seferlerle birlikte fethe yönelik seferler de yapılmıştır.
    Mu’tasım (833 – 842) döneminde Bizans İmparatoru Theophilos topladığı büyük bir ordu ile İslam memleketleri üzerine yürüdü. Oldukça büyük bir kuvvetle İstanbul’dan hareket eden imparator orta Anadolu’ya geldiği sırada kuvvetlerini iki kısma ayırarak bir kısmını doğuya, Erzurum üzerine gönderdi. Kendisi de asıl kuvvetlerinin başında olduğu halde yukarı Fırat havzasına doğru yürüdü. Bugünkü Sultan-su kenarında bulunan Zibatra (Zopetra, bugünkü Doğanşehir) yı büyük bir vahşetle yağma ve tahrip etti. Theophilos, Zibatra’nın tahribinden sonra Malatya üzerine yürüdü. Malatya, Zibatra’nın uğradığı akibetten kapılarını açmak ve içerde bulunan esirleri serbest bırakmak suretiyle kurtuldu. Fırat’ın diğer sahilindeki Şimşat (Arsamosata, Palu) ise tamamen yıkılıp, yakılıp kül haline getirildi. Buna mukabil Erzurum, yalnız surları hasara uğramakla bu felaketi atlatabildi.
    Zibatra, Şimşat (Palu) ve diğer şehirlerin tahribi ve halkın katledilmesi İslam aleminde büyük heyecan uyandırdı. Halife Mu’tasım 837 – 838 kışını hazırlıklarla geçirerek 1 Nisan 838 tarihinde Samarra’dan hareket etti. Abbasi birlikleri iki koldan Anadolu’ya girecekti. Afşin idaresindeki 30 bin kişilik kol Malatya taraflarından ilerlerken, bizzat Mu’tasım’ın başında bulunduğu ana kısım ise Tarsus ve Gülek boğazı yoluyla Anadolu’ya nüfuz edecekti. Halifenin harekete geçtiğini öğrenen Theophilos, İstanbul’dan hareket ederek Eskişehir’de karargahını kurdu. Temmuz 838 tarihinde iki taraf arasında başlayan savaş sonucunda imparator gece karanlığından faydalanarak canının zor kurtarabildi. Artık halifenin karşısına çıkacak bir kuvvet kalmamıştı. Bizans imparatorunun barış tekliflerini reddeden halife Mu’tasım, Anadolu fetihlerini devam ettirirken iç meseleler yüzünden merkeze dönmek zorunda kaldı.
    Daha sonra bölgenin kısa sürelerle Hamdaniler'in (930-980) ve Büveyhoğulları'nın (980-984) egemenliğine girdiğini görmekteyiz. Bölge uzun süre Mervaniler’in (984 – 1085) egemenliğinde de kalmıştır.
    Selçuklu Akınları
    1047 yılından itibaren Türkmenler, Selçuklular'ın görevlendirmeleri ile önce Diyarbakır ve Silvan'ı kuşattılar, fakat alamadılar. Daha sonra anlaşarak, birlikte hareketle Dicle ve Fırat havzasına kadar ilerleyerek Palu ve çevresine kadar ilerlediler.
    1069 yılında Selçuklu şehzadelerinin yönetiminde Anadolu’ya giren Türk boylarının Bizans sınırlarını zorlamaya başladığı dönemde Bizans imparatoru Romaneos Diogenes Fırat’ı geçip Harput’a gelerek burada, komutanlarından Filaretos’un Malatya’da Türklerin saldırısı karşısında yenilgiye uğradığını öğrendi. Bunun üzerine Harput’tan yola çıkarak Fırat Boyunca ilerledi. Palu’ya geldiğinde Türk beylerinin Anadolu’ya geçtiğini ve Konya kentini yağmaladığını ve Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafindan perişan edildiği haberini aldi. Geri dönmeye mecbur kaldı. Bu olay karşısında Palu’dan ayrılarak seferi yarıda bırakıp Sivas’a geçti.
    Doğu Anadolu’da kurulan Atabeyliklerden biri de Mengüç Gazi tarafından kurulan Mengüçoğulları Atabeyliği’dir. 1071-1080 yılları arasında kurulduğu tahmin edilen bu Atabeylik Erzincan ve çevresi olmak üzere Kemah, Divriği, Dersim ve Palu’yu sayabiliriz.
    1071 Malazgirt savaşından sonra Türkmenler, Selçuklu Devleti'nin de müsait davranması ile bir insan seli gibi doğudan Anadolu'nun içlerine doğru akmaya başladılar. Alparslan'ın ölümünden kısa bir zaman önce meşhur Selçuklu emirlerini her biri için fetih ve istila edeceği yerleri tayin ederek Anadolu'ya gönderdi. Artuk'a; Mardin, Diyarbakır, Malazgirt, Malatya, Harput, Palu ve çevresini fethetmelerini emretmişti. Selçuklu generalleri bu emir üzerine hemen "Rum" ülkesine dağıldılar. Özellikle Melikşah'ın tahta oturmasından sonra Türkmenler'in Anadolu'ya girmeleri ve yerleşmeleri daha sistematik bir şekilde ele alındı. Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Süleyman Şah, onun emri ile Orta Anadolu'ya Türk kabileleri iskan ettirdi.
    Çubuk Oğulları ve Artuklular
    1085 yılında Diyarbakın’ın fethinden sonra Harput ve dolaylarını çok iyi bilen Çubuk Bey idaresine verilmiş ve 1085 (veya 1087) yıllarında Harput ve çevresini Bizanslılar'dan almış ve hakim olduktan sonra diğer beylikler gibi Selçuklu sultanına bağlı olmak şartıyla bir hükümet kurmuş ve kendisine oğlu Mehmet Bey halef olmuştur. Melikşah tarafından kendisine verilen Harput Kalesi yanında Eğin, Arapkir, Çemişgezek, Palu, Çabakçur ve Genç bölgesini ele geçiren Emir Çubuk, Palu merkez olmak üzere Çubukoğulları beyliğini kurmuştur. Çubuk Bey’in ne zamana kadar hüküm sürdüğü bilinmemekle beraber oğlu Mehmet Bey’in 1106 - 1107 yıllarında Harput’ta hüküm sürdüğü sabittir. Çubuk Bey’in ölümünden sonra idareyi devralan oğlu Mehmet, beyliğin merkezini Palu’dan Harput’a taşımıştır.
    Belek Gazi daha sonra bu kaleyi haçlılara kaptırarak Şimal Suriye ile alakasını kesmiştir. Kendisi bir aralık Selçuklu Sultanı Berkyaruk tarafından zincire vurularak Daron (Muş) çevresinde Aidziats Kalesi’inde hapsedilmiştir. Bu kaleden kurtulduktan sonra, Çubuk oğlu Mehmet Bey’in ölümünü (1106) duyunca etrafına toplayabildiği Türkmenlerden mühim bir kuvvet ile El-Cezire’den hareket ederek Harput hariç olmak üzere 1112 yılında Genç, Çapakçur, Palu ve Tunceli’nin güney kısımlarını ele geçirerek Palu’ya yerleşti ve burasını emaret merkezi yaptı. Belek Gazi bu seferinde Harput hükümdarı Mehmet Bey’in vefatından sonra yerine geçen oğlunun bir mukavemeti ile karşılaşmadı. Çubukoğulları eğemenliğini, hasta olan Mehmet Bey’in oğlunun elinden aldı.
    Bu arada Malatya hükümdarı Tuğrul Aslan’ın annesi Ayşe Hatun memleketini korumak için Belek Gazi’nin himayesini istemişti. Zira Ayşe Hatun’un kocası Selçuklu hükümdarı Kılıç Aslan ölünce çocuk yaşta olan oğlu Tuğrul Aslan namına memleketi idare ediyordu. Ayşe Hatun 1113 senesi başlarında Malatya’dan kalkıp Palu’ya geldi. Belek Gazi’yi Malatya’ya davet etti. Bu görüşme esnasında Belek Gazi ile Ayşe Hatun Palu’da evlendiler. Belek Gazi Malatya’ya geçerek buraları da idaresi altına aldı.
    1114 yıl sonlarında Harput hükümdarı Çubukoğlu Mehmed Bey’in oğlu vefat etmiştir. Halefi olmadığından vasiyetle Harput’u Malatya hükümdarı Tuğrul Aslan’a bırakıyordu. Bunun üzerine şehri teslim almaya gelen Belek Gazi haçlıların Malatya’ya yaklaştığını haber alınca geri dönmüştür. Bir sene sonra 1115’te tekrar harekete geçerek Harput Şehrini kuşattı ve burayı fethederek kendisine emaret merkezi yaptı (1115-1222).
    Böylece Emir Belek Gazi’nin Palu, Malatya ve Harput çevrelerinde kurduğu beyliği, İl Gazi tarafından Mardin’de kurulmuş olan “Mardin Artuklular”ına tekrar bağlanmış oldu. İl Gazi’nin ölümünden sonra da kardeşi Süleyman Bey gelip Harput ve Palu Beylik bölgesine sahip oldu Süleyman Bey’in kısa bir süre sonra ölümünden sonra Harput ve Palu bölgesi Sukman’ın oğlu Rükneddin Davud’un eline geçti. Böylece “Harput Artuklular” kolu, “Mardin Artuklular” kolundan sonra “Hısn-ı Keyfa”daki Artukoğulları kolunun hakimiyetine geçti. Rükneddin Davud, çok enerjik, ihtiraslı ve savaşçı bir kişiliğe sahipti. Harput va Palu beylik bölgesine sahip olduktan sonra mücadelesini sürdürmüş, bu arada Timurtaş ile de bazen müttefik olmuş, bazen de anlaşmazlığa düşmüştür.
    1137 yılında Bizans imparatoru Yuannis, büyük bir ordu ile Ermenileri cezalandırıp, Halebe’e geçti. Bu tehlike karşısında Selçuklu Sultanı Mesut, Atabeg İmameddin Zengi, Danişmendli Melik ve bütün Artuklu melikleri kuvvetlerini birleştirdiler. Harput ve Palu hükümdarı Artuklu Davud da oğlu Kara Aslan kumandasında Azimi’ye göre 20.000, ibn’ul-Kelanisi’eye göre 50.000 kişilik bir ordu göndererek sefere iştirak etmiştir. Türk Beylerinin birleşip yek vücut olduğunu gören imparator Yuannis İstanbul’a döndü. İmparatorun dönüşünden sonra Selçuklu birliği bozuldu. Atabeg Zengi’nin Timurtaş’a ait bazı beldeleri işgal etmesi ikisinin arasını açtı. Ancak Atabeg Timurtaş’ın kızı Safiye ile evlenince iki taraf müttefik oldular. Ve birlikte Davud’un hakimiyetinde bulunan bölgelere saldırarak Davud’u sıkıştırmaya başladılar. Davud ve oğlu Karaaslan esirler vererek Diyarbakır’a sığındılar. Davud Diyarbakır’da da tutunamadı. Oğlu Yakub’u Selçuklu Sultanı Mesud’a göndererek yardım istedi ancak umduğunu bulamadı. Nihayet Rukneddin Davud bu ağır mağlubiyetler esnasında 23 Temmuz 1144 Pazar günü Hani’de öldü.
    Rükneddin Davud’un ölümünden sonra yerine oğlu Fahreddin Kara Aslan geçti. Kara Aslan Harput ve Palu bölgesini babasının mülkü olarak ele aldı. Diğer oğlu Arslan Doğmuş Mazgirt kalesine sahip oldu. Daha sonra bu bölgelere Rükneddin Davud’un diğer oğlu Arslan Doğmuş’un sahip olduğunu görmekteyiz. Arslan Doğmuş ölümünden (1146) sonra bu bölgelere kardeşi Kara Aslan tekrar hakim olmuştur.
    1185 senesinde Selahaddin Eyyubi Cunup Anadolu’ya geldiğinde Nureddin Mehmet hastaydı. Kardeşi Palu Beyi İmameddin Ebubekir’i kendini temsilen askerle gönderdi. İmameddin Ebubekir o sırada Deniser’de bulunan Selahaddin Eyyubi’ye iltihak etti.
    Selçuklular
    Selçuklu devrinde Harput şehri, bu devirde bir subaşı tarafından idare ediliyordu. Bunlardan Seyfeddin Bayram’ın adı Harzemliler’le meydana gelen savaşlar münasebetiyle geçmektedir. Selçuklular Harput Artuklularını kendilerine tabi kıldıktan sonra ve onların ellerindeki topraklarını hakimiyetlerine aldıktan kısa bir süre sonra gerileme ve çökme devrine girdiler.
    Bu devirde İranda’ki Moğollar artık Anadolu içlerine kadar ilerliyorlardı. 1243 yılında Kösedağ savaşında Selçuklu Sultanı Keyhusrev'in, Moğol komutanı Bayçu Noyan’a yenilmesinden sonra Moğollar, Anadolu Selçuklularının geleceği üzerinde hakim olmaya başlamışlardı. Moğolların devleti, Harput Palu ve çevresinde etkili olmaya başlamıştı. Selçuklu Devletinin son bulmasından sonra Harput, Palu ve çevresine İranda’ki İlhanlıların hakim olduklarını ve kendi topraklarına dahil ettiklerini görmekteyiz.
    13. asrın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti son bulmuş ve 14. asırda Anadolu’da çeşitli beylikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Batıda Osmanlı Devleti'nin temelleri atılırken ve yeni bir tarih başlarken, Doğu Anadolu’da ise ayrı bir tarih yaşanıyordu. Harput, Palu ve çevresi 14. asrın başlarında uzunca bir müddet İlhanlıların idaresinde kaldı. Fakat bu asrın ortalarına doğru, Palu, Harput, Malatya, Elbistan ve Maraş bölgesinde yeni bir kuvvet meydana çıkmıştır ki bu Dulkadiroğullarıdır.
    Dulkadiroğulları
    1363 yılından itibaren Dulkadiroğullarının Palu ve Harput tarihinde önemli bir yer işgal etmeye başlamışlardır. Dulkadiroğullarının kurucusu kabul edilen Zeynettin Karaca’dan sonra yerine geçen oğlu İzzeddin Halil Bey’in bu tarihlerde Palu ve Harput bölgesine hakim olduğu zannedilmektedir. Dulkadir oğulları bu bölgeyi ele geçirdikten sonra burada Zeyneddin Karaca’nın diğer oğlu Sarimüddi İbrahim Bey’in yerleştiğini görmekteyiz.
    Akkoyunlular
    Akkoyunluların ilk beyi olarak kabul edilen Tur Ali Bey’den sonra Akkoyunlular'ın boy beyliğini Fahreddin Hacı Kutluğ Bey üstlenir. Kutluğ Bey, en büyük oğlu olduğu sanılan Hüseyin, daha sonra iktidara gelen kardeşi Osman Bey tarafından Musul kolunu örgütlemekle güneyde görevlendirilmiş ve 1390’larda ölmüştür. 1405’ten sonra kendisinden söz edilmeyen Bayburt Beyi Ahmet Bey’in 1397’de boy beyliğini Osman Bey’e kaptırınca Akkoyunlular üzerindeki etkinliğini yitirmiş ve beylik görevinden ayrılarak Palu’ya yerleşerek Akkoyunlular’ın Palu kolunu kurmuştur.
    Osmanlılar
    1514 yılında meydana gelen Çaldıran zaferinden sonra Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Osmanlılar’ın hakimiyetine girmişse de, Güneydoğu Anadolu Safeviler’in elinde bulunuyordu. Bu bölgenin de Osmanlı idaresine girmesini sağlamak için Yavuz Sultan Selim, bu civarı iyi tanıyan ünlü bilgin İdris-i Bitlisi’yi görevlendirilmiştir. Bıyıklı Mehmet Paşa ile birlikte hareket eden İdris-i Bitlisi, bölgede her biri bir kaleye sahip iken bir çoğunun ülkesi ve kalesi Safevilerce ellerinden alınmış olan Kürt beylerinin Osmanlı hizmetine girmelerini sağlamıştır. Safeviler'le Osmanlılar arasında cereyan eden Eski Koçhisar yakınlarındaki Dede-Kargın savaşına katılmışlar ve Osmanlıların savaşı kazanmalarında mühim rol oynamışlardır.
    Bu seferden sonra İdris-i Bitlisi, bölgenin idari teşkilatlanması konusunda Yavuz Sultan Selim tarafından kendisine verilen yetkileri en iyi şekilde kullanmıştır. O, bölgenin coğrafi özellikleri ve ekonomik yapısını dikkate alarak “yurtluk-ocaklık” ve “hükümet” adı verilen bazı idari imtiyazlara sahip sancakların teşekkülünü sağlamıştır.
    16. Yüzyılda Palu hükümeti ve Cemşid Bey
    Şerefname yazarı Şerefhan’ın verdiği bigilere göre, Mirdesi aşireti, reisleri Pir Mansur zamanında Hakkari dolaylarında bulunuyorlardı. Pir Mansur Hakkari’yi terk ederek Eğil taraflarındaki Piran köyüne gelip yerleşmiştir. Kendisinden sonra yerine Pir Musa geçmiştir. Mutasavvuf olan Pir Musa, Piran’da bir tekke yaptırmış ve ünü etrafa yayılmıştır. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Pir Bedir geçmiştir. Babasının nüfuzundan istifade etmek isteyen Pir Bedir, Eğil kalesi üzerine yürüyerek burayı zabt etmeyi başarmıştır. Bunun 11. yy.ın sonlarında, Anadolu’daki siyasi otoritenin zayıfladığı sıralarda vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Fakat bir süre sonra Selçuklular Eğil ve çevresini zabt edince Pir Bedir Meyyafarikin’e kaçmıştır.
    Artuk Bey 1089 yılında Meyyafarikin’i kuşatıp almış ve Meyyafarikin hakimiyetiyle birlikte Pir Bedir de öldürülmüştür. Onun ölümüyle aileden kimse kalmamıştır. Fakat bir süre sonra karısının hamile olduğu anlaşılmış ve doğacak çocuk beklenmeye başlanmıştır. Onun bir erkek çocuk dünyaya getirmesi üzerine aşiret halkı Türkçe olarak “çok şükür Hüda’ya istediğimizi bulduk” demeleri üzerine çocuğa “Bulduk” ismi verilmiştir. Aşiretinin başına geçen Emir Bulduk’un 11. yy sonları ile 12. yy. başlarında yaşamış olduğu tahmin edilmektedir.
    Mirdesi aşiretinin başına, Emir Bulduk’tan sonra oğlu İbrahim, ondan sonra da oğlu Emir Muhammed geçmiştir. Emir Muhammed’in ölümünden sonra ise aşiretin yaşadığı topraklar üç oğlu arasında paylaşılmıştır. Bunlardan büyük oğlu Timurtaş’ın daha babasının sağlığında Bağın kalesi ile Palu çevresine sahip olduğu görülmektedir. Palu beyleri işte bu Emir Timurtaş’ın torunlarıdır. Onun kardeşlerinden Emir İsa Eğil’e, Emir Hüseyin’de Berdene Kalesi ile Çermik yöresinin beyi olmuşlardır.
    Timurtaş’tan sonra aşiretin başına Mir Hamza geçmiştir. Onun Hüseyin, Yağmur, Ali ve Rüstem adlı oğlu olmuştur. Bunlardan Hüseyin ailenin başına geçmiştir. Akkoyunlu devletinin yıkıldığı sıralarda baş gösteren karışıklıklardan faydalanmak isteyen Emir Hüseyin, Ergani kalesini almak istemişse de kuşatma sırasında ölümü üzerine buna muvaffak olamamıştır. Onun ölümüyle de aşiretin başına kardeşi Rüstem’in oğlu Cemşid geçmiştir. 50
    “Kara” sıfatıyla tavsif edilen Cemşid Bey, Akkoyunlu devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu sıralarda Palu’ya hakim olmuştur. Ancak bu hakimiyet kısa sürmüş ve 16. yy.ın başlarında Safeviler Palu ve çevresini yeniden ele geçirmişlerdir.
    Cemşid Bey, Çaldıran zaferine giderken Yavuz Sultan Selim’e itaatini arzetmiş ve bu sefere katılarak Safevilere karşı savaşmıştır. Zafer sonrasında kendi kuvvetleri ve Karaçin-Zade Ahmet Bey’in yardımlarıyla Palu ve çevresini Safeviler'den İran Valisi Bahti Bey’den geri almıştır.
    Yavuz Sultan Selim Çaldıran zaferinden sonra İstanbul’a avdetini müteakip, Osmanlı kuvvetlerinin, idris-i Bitlisi gibi, bir kısım Şafii yerli ümeranın da gayretleriyle Diyarbekir’i zapdetmeleri, Safeviler’i müşkil bir duruma soktuğundan, Şah İsmail, Çaldıran’da maktül düşen Ustaçluoğlu Mehmed Han yerine tayin ettiği biraderi Karahan’ı Diyarbekir’e yollamış ve burayı muhasara altına aldırmıştı. İstanbul’a dönen Selim, Diyarbekir’in yardımına Bıyıklı Mehmed Paşa ile Sivas Beylerbeyi Sadi Bey’i memur etmiştir. Her iki Osmanlı emiri, kendilerine katılan İdris-i Bitlisi’nin de yardımı ile Diyarbekir’e gelmişler ve şiddetli cereyan eden savaşlar sonunda Karahan’ı mağlup ederek, onu Mardin tarafına kaçırmışlardır.
    Bundan sonra Mardin’i de zapteden Osmanlı kuvvetleri, Diyarbekir’i geri almak üzere yeniden teşebbüs eden Karahan’ı Mardin civarındaki Koç Hisar’da 1517’de müthiş bir mağlubiyete uğratarak Diyarbekir mıntıkasına kati olarak yerleşmişlerdir. Aslen Diyarbekir'li olan Ahmed Bey bu mıntıkaya valin tayin edilmiştir.
    İki kere İdris-i Bitlisi’nin yanında savaşa katılan yerli beyler, Safeviler’in tamamen tardedilmesinden sonra hizmetlerine mukabil mahalli idarelerini Osmanlılar’a tasdik ettirmişlerdir. Nitekim, İtak, imadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizran (Hizan), Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf), Meyyafarikin (Mafarkin) ve Cizre’nin mahalli beylerine, bulundukları mıntıkanın topraklarını temlik etmeleri ve feodal bir teşkilat kurmaları için pek çok beraatlar gönderilmiştir.
    Güneydoğu Anadolu’daki Eğil, Cizre, Hazo ve Genç gibi “hükümet” sancakları yanında Palu ve çevresi de Cemşid Bey’e “mülkiyet üzere” tevcih edilmiştir. Bununla ilgili olarak Yavuz Sultan Selim tarafından Cemşid Bey’e “temessük” verildiği anlaşılmaktadır.
    1585 yılında Veziriazam Özdemiroğlu Osman Paşa’nın serdarlığında Tebriz seferine çıkan Osmanlı Ordusunun iaşesi için temin edilen erzak içinde Palu’dan 5000 adet koyun ve 500 batman yağ bulunmaktadır.
    Kanuni Sultan Süleyman Irakeyn seferine çıkarken bölgedeki Ekrâd ümeraya gönderdiği “emr-i şerif” de babası Sultan Selim Han devrinde “arz-ı ubudiyyetle kızılbaş-i küfr-i faş ile cenk-ü cidal idüb enva-i yoldaşlıklarda ve himetlerde” bulunduklarını hatırlatarak kendi “eyyam-ı hümayun” unda dahi hizmet ve itaata devam etmelerini istemekte ve yine “Acem diyarına sefere niyyet” ettiğini belirterek onları “gaza ve cihada” davet etmektedir. Karşılığında ise halen tasarruf etmekte oldukları sancak ve dirliklerin yine “yurtluk-ocaklık” yoluyla kendilerine temlik edileceği müjdelenmektedir. Nitekim bu “emr-i şerif” iktizasınca hükümet sahiplerinin ellerine “temliknameler” verilmiştir. 57 Bu Yavuz Sultan Selim zamanında verilen temliknamelerin yenilenmesidir.
    Öte yandan Cemşid Bey, bölgenin ve doğunun ahvalini iyi bilen tecrübeli bir zat olarak Irakeyn seferi sırasında Kanuni’ye danışmanlık etmiştir. O bu sırada 60-65 yaşlarında olmalıdır.
    Cemşid Bey’e verilen temliknameler her padişah döneminde yenilendiği için Cemşid Bey'in torunlarında bulunan Sultan I. Ahmed tarafından verilmiş olan Ekim başları 1611 / Evahir-i Receb 1020 tarihli temlikname de Yavuz tarafından verilen temlikname ile aynı muhtevada olup, Kanuni tarafından verilen temliknameye atıfta bulunularak, Sultan Süleyman Han tarafından Irakeyn seferi başlangıcında Güneydoğu Anadolu’daki Ekrâd beylerinin arz-ı ubudiyyetleri ve ihlasları ve din bâbındaki istikametleri ve dilaverlikleri sebebiyle verildiği ifade olunmaktadır. Kanuni tarafından Diyarbekir’de yazılan ve bir suretinin Defterhane-i Hakânide mukayyed olduğu belirtilen temliknameye göre Cemşid Bey’e “Palu ülkesi” cümle kaleleri, şehirleri, köyleri, mezraları ve bahçeleri bütün mahsulat ve gelirleriyle birlikte temlik edilmiştir. Ayrıca temellük şartı da kendisinden sonra “oğlu oğluna neslen ba’de neslin” intikal etmesi hususu da tebarüz ettirilmiştir.
    Cemşid Bey, Palu’yu uzun yıllar istikrarla yönetmiştir. O oldukça uzun bir ömür sürmüştür. Torunları onun 120 yaşında öldüğünü söylemektedir. Şerefhan da onun ömrünün 100 yılı aştığını ve 60 yıl Palu’da hükümdarlık ettiğini kaydetmektedir. Cemşid Bey’in doğum tarihi bilinmemekle berabar 1568 yılı Nisan’ında (Şevval 975) de öldüğü mezartaşı kitabesinde mevcuttur.
    Doğu Anadolu’daki beyler arasında oldukça tecrübeli, zeki ve basiretli bir şahsiyet olarak dikkati çeken Cemşid Bey, Kanuni zamanındaki bütün İran seferlerine katılmış ve Kanuni Sultan Süleyman’ın şahsi itimadını kazanmıştır. Ayrıca zamanın ölçüleri dahilinde son derece dindar ve hayırsever olduğu dikkati çekmektedir. Üç defa hacca gitmiş ve Palu’da inşa ettirdiği cami, medrese ve türbeden oluşan külliyeden başka Demirkapı denilen derbendde han ve tekke yaptırıp vakfettmiş ve Diyarbakır şehrinde Dağköyü mahallesinde de bir cami inşa ettirmek için izin istemiştir. Yine Harput’ta yaptırdığı hamam hala hizmete açıktır. Ayrıca onun oldukça varlıklı olduğu, çok sayıda koyun ve keçi sürüleri beslediği ve bunlardan her yıl 3000 kadarını Halep’de sattırdığı kaynaklarda belirtilmektedir.
    Cemşid Bey’den Tanzimat’a Kadar Palu
    Cemşid Bey, ölümünden birkaç yıl önce ihtiyarlığı sebebiyle beylikten oğlu Hüseyin Can lehinde feragat etmiştir. 28 Kasım 1565 (5 Cemaziyyelevvel 973) tarihli Mühimme defteri kaydında ondan “mukeddema Palu Hakimi olan” diye bahs olunduğuna bakılırsa bu tarihten kısa bir müddet önce beyliği bıraktığı anlaşılmaktadır.
    Ne var ki Cemşid Bey, beylikten feragat etmekle birlikte daha sağlığında verasetle ilgili problemler çıkmıştır. Onun beş oğlu olmuştu. Oğullarından Hamza’ya 40 bin akçelik zeamat verilmişse de o, bununla kanaat etmeyerek beylik için bazı entrikalar çevirdiği görülmektedir. Şerefhan, Cemşid Bey’in onun nasibini kaldırdığını beyan etmektedir. Fakat bu defa da Hamza’nın oğlu Rüstem baş kaldırmış ve Cemşid Bey’in hazinesini bozup, akçalarını çalmıştır. 2 Aralık 1565 (9 Cemaziyyelevvel 973) tarihli Mühimme defterinde Diyarbekir Beylerbeyi (Amid) ile Palu kadılarına yazılan hükme göre, Cemşid Bey, Divan-ı Hümayûna mektup göndererek “torunu Rüstem’in fik u fücûrdan hali” olmadığı bildirilmekte ahvalinin görülmesini rica etmektedir. Rüstem’e fiillerinden dolayı tenbihte bulunulmuşsa da “mütenebbih” olmaması üzerine nasihat için “dergâh-ı âli” çavuşlarından biri gönderilmiş ve meselenin şer’le görülmesi ve zimmetinde sübût bulan malın hak sahiplerine verilmesi emredilmiştir.
    Bu mesele halledildikten sonra Rüstem’in Serdar Lala Mustafa Paşa vasıtasıyla Şirvan muhafazasında olan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın maiyetinde olmak şartıyla Palu hakimliğine getirilmiş fakat daha beylik merkezi olan Palu’ya varmadan Aras Han’la yapılan Şemahı çarpışmasında şehit düşmüştür.
    Cemşid Bey’in diğer oğlu Devlet Şah Bey’in ise Harput sancağında Habusu köyünün gelirinden 40 bin akçalık zeamat tasarruf etmekte olduğu görülmektedir.
    Cemşid büyük oğlu Hüseyin Han Bey’in, beyliği 10 yıl kadar sürmüştür. 1575 (Rebiülahir 983) yılında vefat eden Hüseyin Bey, babası gibi adaletli ve cömert bir şahsiyet olup beyliği istikrarla yönetmiştir. Mahmut adında bir oğlu olmasına rağmen yaşının küçük oluşundan dolayı eyaletteki aşiret reisleri ile işin başındaki yöneticiler kardeşi Hasan Bey'in yönetime geçmesine istediler.
    Palu hakimliğine Cemşid Bey’in ikinci oğlu Hasan Bey getirilmiştir. Bu durum 5-6 sene sürmüş, 1580 yılında Lala Mustafa Paşa ile Şirvan seferine katılmış ve sefer dönüşü sırasında ölmüştür. Hasan Bey’in Süleyman ve Muzaffer adlarını taşıyan iki oğlu olmuştur. Muzaffer Bey dedesi Cemşid Bey’le aynı yılda vefat etmiştir. Lala Mustafa Paşa, Hasan Bey’den sonra Palu hakimliğini oğlu Süleyman Bey’e tevcih ettirmiştir. Fakat veziriazam Sokullu Mehmet Paşa’nın delaletleriyle Sultan Murad zamanında Palu beyliğine Devletşah Bey’in oğlu Yusuf’un getirilmesi konusunda ferman çıkmıştır. Bu durum, Süleyman Bey ile Yusuf Bey’in serdar ile veziriazam arasındaki çekişmenin kurbanı oldukları anlaşılmaktadır. Bu durumda hükümeti tek başına elde etmek isteyen Süleyman Bey ile Yusuf Bey arasında çarpışma çıkmasına ve bir kaç yıl kan dökülmesine yol açtı.
    Ancak aşiret ileri gelenleri, ağalar ve kehtüdalar Süleyman Bey’den tarafa çıkmışlardır. Çok geçmeden 1581 yılı sonlarında Yusuf de zaten vefat etmiştir. 12 Ocak 1582 (6 Zihicce 989) tarihli ve “vilayet-i Palu’da olan aşiret beylerine ve ağalarına ve kethüdalarına” Süleyman Bey’e itaat etmeleri hususunda yazılan hükümde, Yusuf Bey’in Palu hakimi iken vefat ettiği ve bu hakimliğinin üç yl sürdüğü ve bunun çoğunluğunun seferde geçtiği anlaşılmaktadır. Öte yandan Yusuf Bey’in ölümüyle problem bitmiş olmadı. Harput ve Palu kadılarına gönderilen 12 Ocak 1582 (6 Zilhicce 989) tarihli hükme göre Süleyman Bey, vefat eden amcazadesi Yusuf Bey’in zimmetinde hayli “mal-i mir-i olduğunu bildirerek Yusuf Bey’in akrabalarının elinde bulunan bu malların tahsili için Palu ve Harput kadılarına baş vurdu. Ancak adı geçen kazaların kadıları davanın şer’le görülebilmesi için “hükm-ü hümayun” istemeleri üzerine kendilerine yukarıdaki tarihli hüküm gönderildi.
    Bahis mevzuu hükümde Palu ve Harput kadılarının her birinin bizzat mukayyed olup “şer’le teftiş ve tefahhus” olunduktan sonra mirîye olan Yusuf Bey’in borcunun dergah-ı ali kapıcılarına verilmesi ve ne miktar mal tahsil edildiğini belirtir bir mufassal defter tanzim ederek merkeze gönderilmesi emredilmektedir. Bu emir üzerine harekete geçen görevliler, Diyarbekir çavuşlarından Meme ve Meyyid ile beraber araştırdıklarında Yusuf Bey’in malı ve metrukatının kardeşleri Ferruh, Mirza Hüseyin ve Ahmed tarafından alındığı ve bunların firar ettikleri ortaya çıktı. Merhum Yusuf Bey, üç seneden beri seferde olduğundan yerine kaimakâm olarak bıraktığı kardeşlerinden Ahmed, “miriye deynimiz vardır” diyerek köy köy dolaşmış ve halka salgun salarak bir hayli mal topladığı ortaya çıkmıştı. Ahmed Bey ve kardeşleri teftiş edileceklerini anlar anlamaz “südde-i sa’adete giderüz” diyerek firar etmişlerdir.
    21 Kasım 1582 (24 Şevval 990) tarihli Diyarbekir beylerbeyisi, Mardin ve Harput ve Palu kadıları ile bir suretinin Palu hakimine yazıldığı belirtilen hükümde Yusuf Bey’in miriye olan borcunun 4.5 milyon akça (45 yük) olduğu ve ayrıca Yusuf Bey seferde iken sancağı üç sene zabt eden Ahmed Bey’in vaki olan mahsulatı da kabz ettiği ve bunların alınması konusunda önceki beylerbeyi zamanında emir gönderildiyse de azl edildiğinden alınmasının mümkün olmadığı ve şimdi gereği gibi mukayyed olunub söz konusu borcun hazine-i amireye gönderilmesi emr olunmaktadır.
    Bu arada Diyarbekir beylerbeyi, Yusuf Bey’in ölümünden sonra kardeşi Ahmed Bey’in Palu hakimi nasb edilmesini arz ettiyse de 12 Ocak 1582 tarihli hükümle “vilayet-i mezbure kadimden eyletle mutasarrıf olanların sulbi oğullarından virile geldiği” gerekçesiyle reddedildi.
    Ahmed Bey, bir süre Süleyman Bey’le mücadele etti. Hatta 20 Kasım 1583 (5 Zilkade 991) tarihli Diyarbekir beylerbeyine gönderilen hükme göre miriye 100 bin filori vermek şartıyla Palu hakimi nasb olundu ve gönderilen kapıcıbaşıya100 bin filori ile berat resmini teslim ederek göndermesi ve Palu’nun ona zabt ettirilmesi emredildi. Fakat bu hüküm sonradan iptal ettirildi ve padişahın isteğine uyarak İstanbul’a yerleşmek mecburiyetinde kaldı. Daha sonra orada vebadan öldü.
    Süleyman Bey’in Palu hakimliği ise oldukça uzun sürmüştür. Onun Celaliler üzerine yapılan Kuyucu Murad Paşa’nın seferlerinden birinde öldüğü belirtilmektedir.
    1611 Ekim’i başlarında (Evahir-i Receb 1020) temliknameye göre yerine oğlu Mehmed Bey hakim nasb edildi. Diğer taraftan Mehmed Bey’e Sultan I. Ahmed tarafından verilen temlikname, hükümet sancaklarının imtiyazlarının ve merkezi otoriteye karşı olan mükellefiyetlerinin tesbiti açısından mühim bir belgedir.
    17. yy.da 1663’lerde vefat eden İbrahim Bey, IV. Murad’ın Bağdat seferine katılmıştır. Evliya Çelebi 17. yy.ın ortalarında ziyaret ettiği Palu’dan bahsederken İbrahim Bey’in Palu kalesinde oturduğunu ve beraberinde askerlerinin bulunduğunu kaydetmektedir.
    Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Palu
    "Palu Kalesi Vasıfları : Burasının beyi 921 tarihinde Selim Han’ın veziri Bıyıklı Mehmet Paşa’ya itaat edip, yine mülkü kendisine mülkiyet üzere ihsan olunmuştur. Evlat evlada mutasarrıf olurlar. Emirlerde bunlara “Cem – Cenab” diye lakap yazılır. Eyalet mahsulü kendilerine Hass-ı Hümayun ayrılmıştır. İdaresi altında tımar, zeamet, alaybeyisi, çeribaşısı yoktur.
    Gaza sırasında hakimi 2000 askerle süvari olup askeri silahlı, başı kıllı, alaca serbentli, şal şabekli, pandasi, sadsi, hazeri, sençli, püçüklü, alaca sakallı acaip çehreli bahadır erler olup sefere giderler. İstanbul tarafından 150 akçalık kadısı vardır. Sair hakimleri olmayıp sade muhtesibi ve şehir voyvodası vardır.
    Palu Kalesi Şekilleri : Murat Nehri kenarında doğusu kahkaha kalesi gibi göğe baş uzatmış kayadan bir kaledir. Bir taraftan havalesi olmamakla hiçbir veçhile zafer mümkün değildir. Hatta Timur görüp asla üstüne düşmeyerek geçmiştir. Kale içinde İbrahim Bey’den gayri asker ile sakin olunur bir insan yoktur. Ve olması da mümkün değildir. Her an kaleye çıkmakta güçlük çekilir. Kale içinde bir cami ve cebhane ve mahzenler ve su sarnıçları var. Ve Murad nehrine inilir. Kayaları içinde bir su yolu vardır. Bütün burç ve boruları gayet metanet üzeredir. Demirden mamül sağlam bir kapısı vardır.
    Palu’nun Varoşu : Murad sahilinde 100 adet toprak örtülü hanelerden müteşekkildir. Palu’nun batısında Ergani ve Egin birer konaktır. Kuzeyinde Harput bir menzildir. Kıblesinde Diyarbekir iki menzildir. Bu kalenin ensesinde (Bağın) namında İrem bağı gibi bir köy vardır. Kürdistan içinde meşhur bir gezinti ormanlıktır ki, Palu Beyleri’nin hassıdır. Oradan bir nehir kayadan çıkar, ab-ı hayattan birisi de budur. İskender’in bu mahalde oturacak yeri vardır…
    Ama Palu kalesi dibinde akan Murad nehrinin çeşmesi yakınında Erzurum ve Muş sahrası Bingöl yaylağında binden ziyade göller toplanıp Muş sahrasında geçip Palu Kalesi altından akar. İzoli denilen yerde, Çat adlı köyde Fırat’a karışıp aşağı akar. Bu Palu’da ibrahim Bey’den ihsan ve arkadaşlar alıp sarp kayalık yerlerden geçip Mamur köyler içinden giderek (Çapakçur) kalesine geldik…
    … Ergani ve Eğil Beyine gittiğimizde ilkin Habus köyünde konakladık. Diyarbekir eyaletinde Harput sancağında Harput gölü kenarında 300 evli bir köy olup zeamettir. Oradan sarıkamış Köyüne geldik. Bağlı bahçeli zeamettir. Oradan yine doğuya bir gün gidip, Murat nehrini geçerek Paşa efendimizin muhabbet mektuplarını Palu Beyi Murtaza Bey’e verip Paşa efendimize 150 deve yükü zahire gönderdi. Kendileri dahi karşılamaya gelip hakire 300 kuruş bir at bir zerduva kürk ihsan etti.
    Bu Palu Kalesi, Murad Nehri kenarında göğe baş uzatmış bir kale olmakla bidinde nehri kolaylıkla geçip, Demirkapı köyüne geldik…
    …Amid eyaletindeki hükümetler şunlardır: Cezire, Eğil, Genç, Palu, Hazo… Bu beş hükümet serbest mir-i miranlık payesi ile hakimlerine verilir. Ama yine vezir ile sefere gitmeye memurdurlar. Mir şehri, Mir Pesan, Mir Pozan, Mir Kancuk gibi 300 kadar boy yiğitleri vardır. Timar Defterdarı, Defterdar Kehtüdası, Mal Defterdarı vardır. Hassı 40.399 akçadır…
    Şatt nehrinin birinci kaynağı (Şatt’ül- arab): Evvela Diyarbekir’den kuzeye bir günde varılır. Palu kalesi ensesinde Bağın adlı, İrem bağına benzeyen köy vardır ki, bu taraflarda meşhur bir mesiredir. Bütün Palu beyleri ve diğer diyarın büyükleri buraya gezinti için gelir, iş ü işret ederler. Bu irem gibi köy, Palu Beyi’nin hassıdır. O kayalık dağ içinde bir yalçın kayadan sağuk ve saf bir su çıkar ki, Temmuzda kimse içinden üç taş çıkaramaz. Ta bu derece soğuk bir berrak sudur. Güya billur necettir. Doğrusu ab-ı hayata benzeyen bir hayat pınarıdır. Yer yüzünde bir benzeri yoktur. Bi kuzu yiyen kimse, üzerine bu sudan içmiş olsa derhal acıkır.
    Palu'ya 1695 yılında Naysar Bey hakim bulunuyordu. Naysar Bey ve kardeşi Mucur Mehmet Paşa, Osmanlıların Avusturyalılar ile yaptıkları Sente savaşında şehit düşmüşlerdir."

    1697 yılında Naysar Bey ve Mucur Mehmet Paşa'nın kardeşi Süleyman Bey Palu Sancağı beyliğine getirilmiştir. 17 Ocak 1737’de Palu hükümeti İbrahim Paşa tarafından idare edilmektedir.
    1824 yılının Kasım’ında Muş Beylerbeyi Emin Paşa, Padişah’ın buyruğuna uyarak Kiğı dolaylarında 4000 kişi kadar bir kuvvet toplamış ve Kiğı’ya gelmiştir. Büyük Mehmet Bey’i Şeytan Dağlarına kaçmaya zorladığı gibi bu isyankar reisin başını da kesti. Bu harekette Emin Paşa’ya Palu ve Sancak bölgesi beyleri de katılıyordu. 62
    Tesbit edebildiğimiz en son Palu Beyi Süleyman Bey'dir. 1838 yılı Mısırlılarla Osmanlılar arasında meydana gelen Nizip savaşı sırasında 1838 / 39 (1254 h.) yılı Ağustosunda Osmanlı ordusunun büyük bir kısmı, Malatya civarında, diğer bir kısmı da Harput ovası ile Palu'da bulunuyordu. Hafız Paşa Harputta, Kurt İsmail Paşa Palu da bulunurken burada zamanın meşhur alim ve mutasavvuf nakşibendi şeyhlerinden Şeyh Aliyyüsebti Efendi ile tanışmış ve çok samimi bir dost olmuşlardı.
    Malatya, Harput ve Palu da bulunan ordular, Hafız Paşa'nın komutasında o yılın Ekim ayı içinde Birecik'e doğru sevk edildi. Kışın çok soğuk ve şiddetli oluşu nedeniyle istenilen ölçüde bir iş görülmeden tekrar Malatya ve Harput'a geri dönüldü.
    Palu, Tanzimat’a kadar Cemşid Bey’in sülalesi tarafından idare edilmekte idi. Palu hükümdarlarının saltanatı Tanzimat’a kadar devam etmiş, Tanzimat ile birlikte Palu hükümdarlığının saltanatına son verilerek buraya devlet tarafından bir vali gönderilmiştir.
    Birinci Dünya Savaşında ve Cumhuriyet Öncesi’nde Palu
    15 Temmuz 1916 günü yapılan saldırıdan sonra Rus ordusu bir daha kendini toparlayamamış ve ordumuza saldırmaktan vazgeçerek çekildiği yerleri tutmaya çalışmıştı. Ordumuzun zaferinden duyduğu güvenle cephesinde kış tedarikleriyle uğraşarak, milli kuvvetlerin de Malatya ve Diyarbakır’a inmesine müsaade edilmiş, Cibran alayları ile Urfa iline de Şeyh Şerif kuvvetleri gitmişlerdi.
    Bu arada 2. Ordu karargahı da Palu'nun 6 km. kuzeyindeki Sekerat köyüne nakledilmiştir. İzzet Paşa Sekeret'ta hastalanınca 16. Kolordu komutanı Mustafa Kemal Paşa'yı vekil bırakarak İstanbul'a gitti. Mustafa Kemal Paşa ordu karargahı olan Sekerat'a gelmiş, ordu erkanı harbiye reisi Miralay İsmet (İnönü) Paşa'yla karşılaşmış ve görev arkadaşı olmuşlardı. Sekerat'ta Diyarbakır Belediye Meclis Üyesi olan ve Kara Cimşid Bey sülalesinden olan İbrahim Bey'in konağında kalırlar. Bu iki komutanın dostlukları böyle bir zamanda ve Anadolu'nun ücra bir kazası olan Palu (Sekerat)'da başlamıştır.

    Bundan yaklaşık bir asır önce yazılan Osmanlı Coğrafyası isimli kitapta Cumhuriyetten önce Palu hakkında şu bilgiler verilmektedir:
    "Efrenci lisanında Palmir isimini alan Palu, Diyarbakır vilayeti Ergani Madeni Sancağında kaza merkezi olup, merkez sancağa 50 ve merkez vilayet Diyarbakır'a 95 km. mesafededir. Murat Irmağı üzerinde güzel bir köprüsü, yekpare bir taş üzerinde bir kalesi, içinde asarı antika yazı ile nakışlanmış taşlar, bir eski külliye ile rüştiye okulu vardır. Kaza sancağın kısmı kuzeyinde olup, kuzeyinde Erzurum, batısında Mamuratü'l-Aziz ve doğusunda Bitlis vilayeti bulunmaktadır. Arazisi dağlık ise de fevkalade verimli mahalleri de vardır. Murat suyu kazayı ikiye böler ve Timurtaş Kapı (Gökdere ile Kiliban arası), Mesivan Dağları (ilçenin güneydoğusundaki Akdağ silsilesi içindeki dağlar), kısmi güneyini kaplar. Ormanları çok, mahsulatı hububat ile meyvedir. Müştemilatında madeni vardır.
    Nüfusu 30 bini aşkındır. 8 nahiyesi ve 316 köyü vardır. Nahiyeler sırasıyla: Aşmışat; 21 köy, Bulanık, 55 köy, Ohi (karakoçan), 33 köy, Hun (Beyhani), 13 köy, Gökdere; 30 köy, Reşit; 12 köy, Sivan; 51 köy, Karaçor; 57 köy, Kaza merkezine ise bağlı 44 köy olmak üzere toplam 316 köyü bulunmaktadır"
    1852 yılında Ahmed Ağa Palu Kaza müdürü olarak 2500 kuruş aylıkla görev yapmıştır. Daha sonra Palu kazası müdürü Abdullah Ağa halka haksız davranışlarından dolayı görevinden azledilmiştir.
    1830 yılında II. Mahmut döneminde yapılan nüfus sayımına göre Palu'da 5906 hane bulunmakta olduğunu, hane sayısını hane başına 6 kişi düşünürsek toplam nüfusunun 35.436 olarak ortaya çıkmaktadır.
    Osmanlı döneminde rivayetlere göre 70 bin hane ve 600 küsür köyü bulunan Palu; Bingöl, Genç ve Dicle'nin bir kısmının ayrılmasıyla küçülmeye başlamıştır.
    Osmanlılardan önce Cumhuriyet dönemine kadar, Palu'nun ilk yerleşim merkezi olan Çarşıbaşı mahallesinde çıkan bir yangın sonucu çarşı bölümünün büyük bir kısmının yanması ile ilçe, 1928 yılında Palu Kalesi'nin batısındaki yamaçta Zeve (Yukarı Palu) denilen yerde yerleşmiştir. Bir süre burada kalan ilçe, yerleşim yerinin heyelan olması nedeniyle buradan da 1954 yılında Talabi (şimdiki İstasyon) denilen Murat Nehri kıyısındaki düzlük arazi üzerine kurulmuştur.
    360 küsür köyü kalan Palu, daha sonra Karakoçan ve Sivan (Servi) nın ayrılması ve köylerin bir kısmının Bingöl merkeze bağlanması ile küçülmeye devam etmiştir.
    150'ye yakın köyü kalan Palu, nihayet 1988 yılında Kovancılar ve Arıcak'ın ilçe olması sonucu, Alacakaya'nın da ilçe olması sonucunda bir kaç köyün Alacakaya'ya bağlanması ile birlikte Palu'nun 36 köyü kalmıştı




  2. Alev
    Özel Üye

    Palu ve geçmişi Makalesine henüz yorum yazılmamış. ilk yorumu siz yapın


Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder
palu hakkında geçmişi
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi