İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Es-serhendî (-Müceddid, İslam alimi, mutasavvıf-)

+ Yorum Gönder
İslami Konular ve Sahabeler ve Alimler Bölümünden İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Es-serhendî (-Müceddid, İslam alimi, mutasavvıf-) ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    mumsema
    Özel Üye
    Reklam

    İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Es-serhendî (-Müceddid, İslam alimi, mutasavvıf-)

    Reklam



    İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Es-serhendî (-Müceddid, İslam alimi, mutasavvıf-)

    Forum Alev
    İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED FÂRÛK ES-SERHENDÎ

    HAYATI VE DAVETÇİ KİŞİLİĞİ
    İmâm-ı Rabbânî'nin Yaşadığı Dönemde Hindistan'da Genel Durum:


    İmam-ı Rabbânî'nin yaşadığı döneme (1564-1624) bakıldığında Hint Alt kıtası Müslümanlarının çok kritik ve sancılı bir süreci yaşadıkları görülür; Moğol hükümdarı Ekber Şah İslâmî hayatı doğrudan etkileyen bir takım uygulamalar başlatmıştı. Ona göre Hz. Peygamber'in getirmiş olduğu İslâm dîni miadını doldurmuştu ve bu din başka bir din ile değiştirilmeliydi. Sonuçta da kendi ürettiği eklektik bir dini (dîn-i ilâhîyi) uygulamaya koydu. Diğer taraftan dönemin sûfîleri, sûfîlik adı altında farklı inançları yaygınlaştırıyor ve politeist (çok tanrılı) Hindu kültüründen zaten etkilenmiş olan halk arasında şirke kapı aralayan sözde dînî olduğunu sandıkları bir dizi uygulamalarda bulunuyorlardı[1].

    Şeyh Mübârek Nagorî, Ebû'l-Fazl el-Allâmî, Feyzî-i Hindî, Fethullah Şirâzî ve Şerif Âmûlî gibi kendilerinden dîni korumaları beklenen âlimlerin büyük bir çoğunluğu da resmî ideolojinin yanında yer alarak birikimlerini, dindışı olan bu uygulamaları meşrulaştırmak için kullanmaktaydılar.

    İşte İmâm-ı Rabbânî Hazretleri böyle bir ortamda devasa bir gayretle yürüttü çalışmalarını. Toplum içinde önemli mevkiler edinmiş olan müridlerinin de yardımıyla toplumdaki dejenere olmuş İslâm anlayışını aslına döndürerek tecdid/yenileme çalışmalarına başladı. Aynı şekilde İslâmî kanunları ve müesseseleri de ihya ederek Hindistan Müslümanlarının toplum içinde aktif olmalarını amaçladı. Bunlardan daha önemlisi İmâm-ı Rabbânî'nin fikir ve düşünce sahasındaki çabalarıydı. Dönemin yüksek mahkemesinde görevli olan bir grup din adamı, sultanın nezdinde itibar ve nüfuz kazanmak adına İslâm'ın temel prensiplerine karşı çıkıyordu. Peygamberin gerekliliğini inkar ediyorlardı. Şerî'atın gerekliliği konusunda halk arasında şüpheler uyandırmışlardı. Aklın yegane kriter olduğunu, vahye ve peygambere gerek olmadığını ileri sürüyorlardı. İmam-ı Rabbânî vaazlarıyla ve yazılarıyla/mektuplarıyla tüm bunlara karşı bir mücadele başlatmıştı. O, önde gelen şahsiyetlere yazdığı mektuplarında îman konusunda aklın sınırlarını belirlemiş, vahyin kaynaklığının altını çizmiş ve peygamberin gerekliliğini ispat etmiştir. Hatta bu isimde bir de kitap yazmıştır (İsbâtu'n-Nubuvve).

    O dönemin sûfîleri de tasavvufun aslından uzaklaşarak, dejenere olmuş ve şerî'atı yadsıyan yanlış bir sûfîlik anlayışı geliştirmişlerdi. Şerî'atın, hakikatten uzaklaştıran anlamsız bir şekil olduğuna inanmaktaydılar. Onlar "keşf"i, "vahy"in üstünde tutmaktan çekinmiyorlardı. Vahdet-i vücûd felsefesini panteizmle karıştırmışlardı ve tamamıyla panteist bir tevhid anlayışını savunuyorlardı. İmam-ı Rabbânî bunlarla mücadele etmeyi kendine amaç edindi. O şöyle der: "Hakikati şerî'atın dışında arayan sûfî serâbın peşinden koşmaktadır". O vahdet-i vücûd anlayışını da yeniden ele almış, Kur'ân ve Sünnet'e göre sınırlarını belirleyerek ona vahdet-i şuhûd adını vermiştir. Dolayısıyla bu tür konularla uğraşmak İmam-ı Rabbânî'yi tasavvufun tabiatı, seyr u süluk mertebeleri, tevhid anlayışı, bilgiye kaynaklık etme noktasında sûfî ilhamlarının ve keşfin yeri v.b. netâmeli konular üzerinde kafa yormaya götürmüştür. İmam-ı Rabbânî bu konuları incelerken tasavvuf tarihinde eşi görülmemiş bir netlikle konulara yaklaşmış ve önde gelen sûfî âlimler de olsa hatalı bulduğu yerlerde onları eleştirmekten çekinmemiştir.

    Hz. İmam bir mektubunda bu konuya şöyle değinir:

    "Âlimlerin ilimleri, nübüvvet kandilinden alınmış ve kesin olan vahiy ile te'yid edilmiştir. Sûfîlerin bilgilerinin dayanağı ise içinde hataya giden yol bulunan keşif ve ilhamdır. Keşif ve ilhamın doğruluklarının göstergesi ehl-i sünnet ve'l-cemâ'at âlimlerinin bilgilerine uygun olmasıdır. Eğer bir kıl kadar dâhi olsa muhâlefet sözkonusuysa, bu keşif ve ilhamlar 'doğru' dairesinin dışında kalır. Gerçek ilim ve apaçık hakîkat işte budur. "Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne vardır?" (Yûnus 32)."[2]

    Bir başka mektupta ise şöyle der:

    "İşin künhüne ve hakîkatine varmadan önce sâlik, keşfi ve ilhamına ters olsa bile Hakk ehli âlimleri taklid etmeyi kendisine zorunlu kılması gerekir. Âlimlerin doğru, kendisinin ise hatalı olduğuna inanmalıdır. Çünkü âlimlerin dayanağı, kesin vahiyle desteklenmiş, hata ve yanılgıdan korunmuş olan peygamberleri (aleyhimu's-selâm) taklittir. Sâlikin keşif ve ilhâmı ise kesin hükümlere aykırı olması durumunda hata ve yanlıştır.

    Âlimlerin sözleri karşısında keşfi öncelemek gerçekte keşfi, Allah tarafından indirilmiş olan kesin hükümlerin önüne geçirmektir. Bu ise katıksız sapkınlık ve hüsrandır.

    Kitap ve Sünnetin gerektirdiği şekilde inanmak kaçınılmaz olduğu gibi müctehid imamların çıkardığı şekilde Kitap ve Sünnet'in gereğince amel etmelidir."[3]

    İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin yaşadığı ortama ve ele aldığı konulara biraz daha yakından bakıldığında o ortamın ve o dönemde tartışılan konuların yer yer içinde bulunduğumuz şartlarla benzeştiği görülür. Günümüzde olduğu gibi o zaman da bir takım insanlar sırtlarını hakim güçlere dayayarak Sünnet'in hatta Kur'ân'ın bağlayıcılığını sorgulamışlar ve dini dekonsakre etme çabası içine girmişlerdi.

    İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin Dünyaya Teşrifleri:

    İmâm-ı Rabbânînin soyu Hz. Ömer'e (r.a) dayanır. Hz. Ömer'in (r.a) yirmi sekizinci kuşaktan torunu olması sebebiyle kendisine "el-Fârûkî" denmiştir. Nesebi şöyledir: Şeyh Ahmed (el-İmâm Serhendî) b. Abdi'l-Ahad b. Zeyni'l-Âbidîn b. Abdi'l-Hayy b. Muhammed b. Habîbillah b. el-İmâm Rafî'i'd-Dîn b. Nasîri'd-Dîn b. Suleyman b. Yusuf b. İshâk b. Abdillah b. Şu'ayb b. Ahmed b. Yusuf b. Şihâbuddin Ali Farah Şah b. Nûri'd-Dîn b. Nasri'd-Dîn b. Mahmûd b. Suleymân b. Mes'ûd b. Abdullah el-Vâ'iz el-Asğar b. Abdillâh el-Vâ'iz el-Ekber b. Ebî'l-Feth b. İshâk b. İbrâhîm b. Nâsır b. Abdillâh b. Ömer b. el-Hattâb (r.a)[4].

    İmam Rabbânî 15 Şevval 971 Cuma gecesi (Miladî 1563) yılında, şu anda Delhi'nin kuzeybatısında, Pencap eyaleti sınırları içinde bir şehir olan Serhend'de doğdu. Küçüklüğünden itibaren parlak zekasıyla ve olgun davranışlarıyla özellikle İmâm-ı Rabbânî'nin babası Şeyh Abdulahad es-Serhendî'yle çok yakın ilişkileri olan Şeyh Kemâl başta olmak üzere çevredeki hocaların, âlimlerin ve şeyhlerin dikkatini çekti. Bu âlimler ve şeyhler kendisine özel önem gösterdiler.

    İmâm-ı Rabbânî'nin Tahsil Hayatı:

    Tahsil hayatına Kurân-ı Kerim'i ezberleyerek başladı. İlk hocası, babasıydı. Babasından başlangıç düzeyinde ilim tahsili yaptı. Bu arada çevredeki bazı hocalardan da dersler aldı. Daha sonra, dönemin büyük ilim ve eğitim merkezlerinden biri olan Siyalkot şehrine gitti. Burada, Usûl-i Fıkıh, Kelam, Mantık ve Felsefe ilimlerine vukûfiyetiyle tanınan Şeyh Kemâl Keşmîrî'den dersler aldı. Şeyh Muhaddis Şihâbuddîn Ahmed b. Hacer el-Heytemî el-Mekkî'nin talebesi olan Şeyh Yakûb es-Sarfî el-Keşmîrî'den hadis dersi alarak temel hadis kitaplarını okudu. Kâdî Behlûl Bedahşânî'den tefsir ve hadis metinleri okudu [5].

    Tahsil hayatını bu şekilde devam ettirerek aklî ve naklî ilimleri, usûl ve fürû'u öğrenince talebe yetiştirmeye başladı. Bu arada Arapça ve Farsça risâleler yazdı. "er-Risâletu't-Tehlîliyye" ve "Risâletun fî'r-Raddi 'alâ Mezhebi'l-İmâmiyye" bu dönemde yazdığı risâlelerdendir. Bir süre sonra, muhtemelen hocası Şeyh Yakûb'un aracılığıyla İmparator Ekber'in başkenti ve o zamanki adı Ekberâbâd olan Agra'ya gitti. Burada Feyzî Hindî ve Ebû'l-Fazl ile dostluk kurdu. Ancak bu dostluk çok uyumlu değildi. Aralarında zaman zaman tatsız tartışmalar yaşandı. Felsefecilerden fazlasıyla etkilenmiş olan Ebu'l-Fazl'ın ağzından çıkan cüretkar ve ölçüsüz sözler karşısında rahatsız oldu ve kendisini terk etti. Bunun üzerine Ebû'l-Fazl, aracı göndererek kendisinden özür diledi. Bu arada "Sevâtı'u'l-İlhâm" adlı bir tefsir çalışması yapmakta olan Feyzî Hindî'ye yardım etti. Feyzî'nin zorlanıp içinden çıkamadığı yerleri çözüme kavuşturunca Feyzî, İmâm'ın ilmî üstünlüğünü kabul etti.

    İmam, Agra'da uzun süre kaldı. Ancak babası, İmâm-ı Rabbânî'yi çok özlemişti. Yaşının ilerlemesine ve yolun uzunluğuna aldırmadan Agra'ya kadar geldi. İmam, babasıyla birlikte Serhend'e dönmeye karar verdi. Yolları üzerinde, Delhi ile Serhend arasında yeralan Tehânîser şehrine uğradılar. Burada kendilerini şehrin ileri gelen saygın şahsiyetlerinden biri olan ve aynı zamanda ilim ve faziletiyle de tanınan Şeyh Sultan ağırladı. Şeyh Sultan İmâm-ı Rabbânî'ye kızını vermek istedi ve böylece İmâm-ı Rabbânî evlendi [6].

    Dervişliğin ikmali ve Şeyh Abdulbâkî el-Bedahşî en-Nakşibendî ile tanışma



  2. 2
    AYKIZ
    Bayan Üye

    Cevap: Imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk Es-serhendî (-Müceddid, İslam alimi, mutasavvıf-)

    Reklam



    doğum yeri hindistan 1563 tür İmamı Ahmed Rabbani hazretleri, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve alimdir. Ariflerin ışığı, velilerin önderi,, müceddid, müctehid ve İslam alimlerinin gözbebeğidir.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi