İbni haldun din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevi

+ Yorum Gönder
Sohbet Forumları ve Konu Dışı Başlıklar Bölümünden İbni haldun din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    amsterdam
    Üye
    Reklam

    İbni haldun din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevi

    Reklam



    İbni haldun din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevi

    Forum Alev
    ibni haldun da din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevim var yardımcı olurdanız sevinirim
    ne zaman dır araştırıyorum bulamadım



  2. 2
    Hasan
    Özel Üye

    --->: dönem ödevi

    Reklam



    İBNİ HALDUN

    DİN-FELSEFE-

    SUNU



    İbni Haldun; 14. yy.’da Endülüs’te yaşamış İslam Uygarlığı’nın yetiştirdiği önemli bir düşün adamıdır.
    Doğumu; 27 Mayıs 1332 Tunus’dur. O, gözlem ve düşünceleriyle yaşadığı döneme damgasını vurmuştur. Günümüzden yaklaşık 670 yıl önce yaşadığı halde;ekonomik ilişkilere dayanarak ortaya koyduğu sosyal-siyasal kuramı bugün bile üzerinde düşünülmeye değer özelliktedir.
    Türk ve İslam Coğrafyası’nda yaşayan aydınlar olarak tarihimizi bilmezsek yarına miyop bakmak zorunda kalırız. Toplumsal düzeni değiştirmek isteyen; ister kişi, ister siyasal bir çevre veya siyasal bir parti olalım. Türk ve İslam tarihini bilmek zorundayız. Toplum ve devlet hakkında, doğa ve toplumbilim hakkında geçmişte düşünce üretmiş kişileri ve düşüncelerini ciddiye almazsak bu kendi düşüncelerimizi ciddiye almıyoruz, anl----- gelir.
    Tarihe el yordamı ile bile perde araladığımızda Türk ve İslam Dünyası’nda karşımıza; İbni Sina, Farabi, İbni Rüşt, İbni Haldun gibi isimler çıkar. İbni Sina’nın yazdığı Tıp Kitabı’nın yakınçağa kadar Avrupa Üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulması ne anlama geliyor? Doğa ve toplumbilimde önemli iddiaları olan bu kişiler bilinmeden bu coğrafyada bilim yapmaya, fikir üretmeye kalkarsak, ne kadar yetenekli olsak da bir yönü eksik olmak durumundadır. Bana bu durum, yapı yaparken temele konması gereken bazı taşların eksik konması gibi geliyor.
    İbni Haldun’un bize bıraktığı büyük mirası olan Mukaddime okunduğunda O’nun çok yönlü bir düşünür olduğu da görülecektir. Eserinde İbni Haldun; tarihçi, tarih felsefecisi, sosyolog, iktisatçı, siyaset bilimcidir.
    Mukaddime, adını verdiğim bilim dalları ile ilgilenen bilim çevrelerinin olduğu gibi genel meraklıları açısından da okunması gereken bir eserdir. Bunun es geçilmesi önemli bir eksikliktir.
    İbni Haldun, Mukaddime’de bugün en yoğun tartışılan bir çok konuyu günümüzden yaklaşık 700 yıl önce tartışmış ve savlar üretmiştir. Bu konuların başında; Din-Felsefe İlişkisi, Bilim yönteminin, Siyaset teorisinin ne olması gerektiği geliyor. O bir sosyolog ciddiyeti ile yaşadığı toplumun özelliklerini didik-didik edip incelemiştir. Göçebe ve uygar toplumun ilişkilerini irdelemiştir. Ardından; devlet tanımını, devletin nasıl kurulduğunu, hangi evrelerden geçtiğini, devletlerin gelişme ve çökme nedenleri üstünde sarraf ciddiyeti ile durmuş, gözlemlerine dayanarak bugün bile toplumbilimcilerin ve siyaset teoricilerinin tartıştığı savlar üretmiştir.


    Detaylı Bilgi için TIKLAYIN







  3. 3
    amsterdam
    Üye
    bun bulduğun için saol ama fazla işime yaramadı başka bulabilirseniz sevinirim







  4. 4
    Hasan
    Özel Üye
    Vermiş Oldugum Konudaki Linki Detaylıca İncelediniz mi?

    ibni haldun hakkında çok büyük döküman var o linkte.

    bundan daha detaylı bir döküman bulamadım.

    --------------------------------------------------------------------------------------------


    İBNİ HALDUN’DA; TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE
    EKONOMİNİN ROLÜ:
    İbni Haldun’un, incelediği konular toplumbilim alanına giren konulardır. Düşünüre göre toplum haline gelme bir zorunluluktur. İnsanların fert olarak gelişimi, ancak toplum haline gelmeye yönelik olduğu ölçüde anlam kazanır. Bir araya geliş tesadüflerin sonucu değildir. İnsanın “geçinme işini üretmesi”, “kendi cinsinden olan diğer fertlerle biraraya gelerek geçinme vasıtaları gibi hususlarda birbiri ile yardımlaşma ile” diğer canlılardan ayrılır. İbni Haldun insan ile hayvan arasındaki farkın yalnızca “soyut bir düşünebilme yeteneği” ile izah etmemekte, insanların aynı zamanda toplum halinde yaşayabilme ve gelecekleri ile çeşitli organizasyonlar yapma özelliklerinin de ortaya çıktığını ifade etmektedir.
    Yani İbni Haldun’a göre insanların toplu halde yaşaması bir tercih konusu değildir. Bir gerekliliğin sonucudur. “Bunun sebebi tek bir kişinin kendi başına geçim ve yaşama ihtiyaçlarını temin edememesi ve sosyal hayatta kişilerin birbirlerinin yardımına muhtaç olmalarıdır”(30) Bu olgu üstünde yükselen olgular bu maddi olayların sonucu gerçekleşmektedir.
    İbni Haldun’un sosyal gelişimi ve sosyal değişimin maddeci bir biçimde yorumlayışı ile üretimi sosyal gelişmenin temeli olarak görmesi birbiri içine girmiştir.
    İbni Haldun’a göre sanayii, düşüncenin gelişmesine hizmette bulunur. Böylece bilinç üzerinde etkili olan sanayi sayesinde yeni bir becerinin öğrenilmesi kolaylaşır. Bunun sonucu olarak gelişmiş olan aklın bilimsel gelişmeleri çabuk kavrama yeteneği artar. Düşünüre göre,bilimde ilerleme, ülkelerin ekonomik gelişmişliği yerleşik ve sosyal hayatın derecesi ile orantılıdır. Eğer çalışanların emekleri geçinmeleri için lüzumlu olan miktardan fazla kazanç temin ederse, o toplumun üyeleri geçinmelerinden artan vakit ve emeklerini insana mahsus olan bilim, fen ve sanatı öğrenmeye sarfederler. İbni Haldun, sosyal ve ekonomik kalkınma ve gelişme ölçüsünde eğitimin de ilerleyebileceğini ve ancak bu süreç sonunda eğitimden yararlanabileceğine ifade etmektedir. İbni Haldun emeğini sadece geçimi sürdürmeye ayırıp geçimi dışında başka bir şeyle uğraşamayacak hale gelen toplumlarda bilim ve bilgi edinilemiyeceğini yazmaktadır.(31)
    İbni Haldun, sosyal gelişme ve değişmedeki farklılığı yani toplum biçimlerinin çeşitliliğinde de maddeci bir yorum kullanmaktadır. Bunda Bedevi ve Hazeri toplum biçimlerini ayırt edişi yatar. Üretim ve toplum biçimlerinin farklı oluşu düşünürün somut açıklama yoludur. Bedevi toplum -Hazeri toplum ayrımı bu farklı toplum biçimlerini belirler. Bedevilik ve Hazerilik İbni Haldun’un ayrımına göre iki ayrı sosyal ve ekonomik hayat tarzıdır. Bedevi hayat tarzı, basit, cesarete dayanan karşılıklı yardımlaşmanın esas olduğu, bağımsız bir yaşayış biçimidir. Ancak Bedevilik, ekonomik gericiliktir. Hazeri hayat tarzı, uygar hayat tarzıdır. Burada daha bilgili, işbilir kişilerden oluşan toplum vardır. İbni Haldun’un Mukaddime boyunca geliştirdiği, sosyal gelişim ve kültürel öğelerdeki maddeci yaklaşımı Bedevi-Hazeri ayrımındaki farklı üretim ilişkilerine ve sosyal hayat tarzına dayanır.(32)
    İbni Haldun, kurulan bir devletin yaşaması için siyasi ahlakın ve moral değerlerinin gerekliliği üstünde ısrarla durmuştur. Bedevi topluluklardaki sadeliğin terkedilmesi ile lüks, sefahat ve ısrafa dalınması bu moral değerlerin kaybına neden olduğunu düşünmektedir. İbni Haldun; bu değişimin siyasal sebeplerine işaret ederken çevrenin ve olayların maddi etkisini önemle belirtmektedir. Mukaddime’de “Çocuk iyi ve kötü şeylerden hangisi ile daha önce karşılaşırsa onu kabul eder ve öbürlerinden uzaklaşır, uzaklaştığı işi kabul etmek nefsine ağır gelir”, “Şehir halkı her çeşit lezzetler, bolluk genişlik içinde yaşamaya alıştıkları için bir çok kötü huylarla nefislerini lekelerler” Bedevilik ve köy hayatı yaşıyanlar ise ancak vücutlarını koruyacak miktarda dünyaya düşkün olup kötü yollara sapmaları, kötü huyları, şehirlere nisbetle çok azdır. Bütün bu durumlar uygarlığın bozulmaya yüz tutmasındandır.(33)
    İbni Haldun, ekonomik ilişkileri toplumda belirleyici unsur olarak ele alırken iş bölümü ve üretimin temeli olan “emeği” ele almaktadır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi toplum hayatı insanlar için bir sonuçtur. Tek bir kişi yalnız başına, ihtiyaçlarını temin etmekte yetersizdir. Kendisine ve diğer insanlara yetecek miktarda üretim için bu maddenin üretilmesine yetecek kadar kişilerin biraraya toplanmaları gerekir. Bir gıda maddesinin en asgari düzeyini, örneğin; birinin bir gün için yaşaması için gereken buğdayı un haline, unu hamur haline, hamuru ekmek haline getirmek zorunluluğu vardır. Bu üç işin her biri çanak, alet ve elbiseye ihtiyaç vardır. Bunlar demirci, marangoz ve çömlekçi tarafından yapılır. Bunların hepsini veya bazısını üretmek tek bir kişinin gücü ile gerçekleşmez.
    Yani yeterli miktarda üretilmesi bulunabilecek, üretileni, tüketecek kadar kişinin bir araya toplanmaları gerekir. Böylece, yapılan işbirliği sayesinde kişiler kendilerinin sayılarından kat kat fazla insanın ihtiyacına cevap veren üretimde bulunabilirler.(34) O halde toplumun üyelerinin biraraya toplanarak üretim yaptığı maddeler, üretim yapanların ihtiyaçlarından fazladır. O zaman İbni Haldun’a göre emek ve üretimin çoğalması ile bunun değeri olan servet ve para toplumda çoğalır.
    İbni Haldun’da toplumun değişmesi ve gelişmesinde “emeğin” değeri çok önemlidir. Her kazanç ve sermaye birikimi insan emeği ile sağlanır. Kazanç, sanayi vasıtasıyla elde edilirse bu kazancın emek sarfetmeyi gerektirdiği bellidir. Hayvandan, bitkiden ve madenlerden istifade suretiyle kazanç elde edilirse, bunun da insan kuvveti ile ve emek sarfetmekle olacağı kesindir.
    O’na göre, emek sarfedilmeden bir şey elde edilemez ve faydalanmak imkanı olmaz.(35) Yani, emeğin özelliği ürünlerin ve hizmetlerin değerinin ancak emek ile ölçülebileceği fikri klasik iktisatçılardan 500 yıl önce İbni Haldun’da görülüyor. Bundan başka; İbni Haldun “tabii ve tabii olmayan geçim yolları” ayrımını(36) yaparak, sömürü ve istismar, hortumlama mekanizmasını ortaya koymuştur. Diğer yandan “değer” kavramını ana hatları ile irdeleyerek Mukaddime’de konuyu tartışarak; “emek-değer” ve “artık-değer” teorisini yaşadığı dönemde irdelemiştir.(37)
    İbni Haldun’un toplumsal ilişkilerin ekonomik temellere bağlı olduğunu tesbit etmesi, üretim tarzı, üretim ilişkileri, iş bölümü, ürünlerin değerlerinde “emeğin rolü” hakkındaki görüşleri “İbni Haldun’un” metodunu açıkladığı gibi, onun ekonomi-siyaset ilişkisindeki düşüncesini de ortaya koyuyor.
    İBNİ HALDUN’UN SİYASET TEORİSİ VE
    HAKKINDA DÜŞÜNÜLENLER
    İbni Haldun’un siyaset teorisinde “Asabiyyet” kavramı önemli bir yer tutar. Bu kavramın Mukaddime içerisindeki yerinin önemi birçok araştırıcı tarafından kabul edilmekle birlikte, farklı yorumlar yapılmaktadır.
    İbni Haldun; “Asabiyyet, düşmanların saldırısından korunmak ve saldıranları kovmak, birlikte harekete geçmek ve diğer sosyal faaliyetlerle olur”(38) diyor. Asabiyyet; aynı özellikleri taşıyan toplumlardaki “birlik duygusu”, bulunmakla beraber, soyut, sadece duygu planında kalan bir olay değildir. Bu duygu kendisini hareket ile yaşatmakta, ve varlığını sürdürmektedir. Yani, asabiyyet, davranış biçimidir. Bu ise şekil olarak, kollektif olmaktadır. Ortaklaşa yaşayış ve örgütlenme belirli bir ortak düşünceyi doğurur. Bu düşünce yine ortaklaşa yaşayış ve örgütlenmeyi pekiştirir. Asabiyyetin bu anlamı yani kollektif bir aksiyon olması, Mukaddime’nin bütününde açıkça izlenebilir. (39)
    Prof. Dr. Tarık, ÖZBİLGEN, İbni Haldun’un “Asabiyyet” anlayışına karşı çıkar. ÖZBİLGEN’e göre “Asabiyye, yada asabiyyet gibi çeşitli biçimlerde yazılan bu sözcüğün anlamı, mücadele esnasında bir toplumu ayakta tutan ruh halidir.” İbni Haldun; içinde yaşadığı sosyal koşullar gereği, toplumu daima bir mücadele aracı olarak gördüğü içindir ki, “Asabiyyet”i de mücadeleye bağlamıştır. Dedikten sonra “Asabiyet”i “sosyal bilinç” olarak adlandırmaktadır.(40)
    Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA, “Asabiye” teriminin İslam siyasi edebiyatında özel bir anlamı olduğunu ifade ediyor. İslam’dan önce Araplar’da, “asabiyyet”in anlamının “kendi soyundan ya da kabilesinden olanı, haksız bile olsalar, her an savunmak ve korumak” diye tanımlıyor. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, son incelemelerde “asabiyyet”in milliyetçilikten farklı olmadığı sonucuna varmaktadır.(41)
    İBNİ HALDUN’DA “ASABİYYET” NEDİR?
    İbni Haldun’da iki çeşit “asabiyyet” tanımı var. İlki, “neseb asabiyyeti” ikincisi “sebep asabiyyeti”dir. Nesep Asabiyeti; aynı soydan gelmiş olmaktan doğan birliktelik halidir. Sebep Asabiyeti aynı kültür ort----- sahip olmaktan doğan ve sonradan elde edilen birlikteliktir. İbni Haldun’a göre, her iki kaynağı ile asabiyyet, mücadele zorunluluğundan kalan toplumlar için bereketli bir enerji kaynağıdır. Devlet bu enerji ile kurulacaktır. Devletin bozulması da aynı enerji kaynağının sönmesi ile gerçekleşir. İbni Haldun’a göre; gerek neseb, gerek sebep asabiyyetleri kuvvetli bir şekle girmedikçe hukuk oluşturulamaz. O zaman devlet kurulamaz. Düşünürün ifadesi ile “mülk” oluşamaz.
    İbni Haldun; “Asabiyyet”i şöyle izah ediyor:“Kavimlerin kudret kazanmaları ancak neseb bağı ile birbirlerine bağlanmaları, veyahut buna benzer ortak bir bağ sayesinde olabilir. Kişi kandaşlık bağı ile bağlı olduğu diğer kişilerin başına gelen felaketlere engel olmak ister. Onlara yardım eder, zulüm ve tecavüze uğramalarına karşı çıkar. Ve onları savunmak üzere harekete geçer. (42) “Asabiyyet”in ilk çeşidi kandaşlık bağlarından doğuyor. Bu bağ kan bağı adını alır. İbni Haldun kölelik ilişkisini de “Asabiyyet” kavramı ile izah etmeye çalışıyor. Buna sebep asabiyyeti adı veriyor. Kanbağı dışında olmakla birlikte “köle sahiplerinin kölelikten azlettiği kimsenin üzerindeki hak ve hukuku ve himayesine aldığı kimsenin hamisi üzerindeki hak ve hukukunu dahi bir nevi akrabalık kabilinden olup, azatlısı veyahut hmayesine aldığı kimse her hangi bir zulüm ve tecavüze uğrarsa, harekete geçerler ve yardıma koşarlar. Böylece azat eden ile azat edilen ve himayesine alan kimse ile himaye edilen kimse arasındaki kaynaşma ve bağlılık neseb bağına benzer ve ona yakın bir hal ve bağlılık doğar. Bunun sonucu olarak asabiyyetin diğer çeşitleri meydana gelir” (43)
    İbni Haldun’a göre, “Asabiyyet”in çeşitleri olan neseb asabiyyeti (kandaşlık) ile sebep asabiyyeti (sonradan kandaşlık) yani kandaşlık varmış gibi hareket etmek arasında uygulamada bir fark yoktur. İnsanlar sonradan kazanılan kollektif aksiyon gücü sayesinde de akrabalar gibi hareket ederler. Birbirine alışkanlık, uzun zaman beraber çalışmak, suretiyle de olsa asabiyyet bir kez varolduktan sonra, farklı kökenden kaynaklanmış olması kollektif aksiyon gücü niteliğini değiştirmez.(44)
    İbni Haldun, asabiyyet kavramının işlevini Bedevi ve Hazeri toplumlar üzerinde incelemiştir. O’na göre asabiyyet, Bedevilikten Hazeriliğe geçişi mümkün kılan dinamik bir olgudur.(45) Asabiyyet, ister nesep, ister sebebe dayansın önce belirli bir topluluk içinde birlik ve aksiyon meydana getirir. Sonra öteki çatışan asabiyyetleri, kuvvetli bir topluluk haline dönüştürmektedir. İbni Haldun’a göre “Bir uruğun içinde çeşitli soylar, boylar ve dallar bulunduğu takdirde, idareyi ele geçirmek ve elde tutabilmek için bu soy ve boyların hepsinden daha kuvvetli bir asabiyyete ihtiyaç vardır. Bu kuvvetli boy diğer soy ve boyları kendi idaresi altına alır. Ve bunları büyük bir asabiyyet getirir. Aksi takdirde anlaşmazlık ve çekişmeye giden birdağılma meydana gelir.”(46)
    İbni Haldun Asabiyyet teorisi ile iktidar arasında yakın bir ilişki kurmaktadır. O’na göre, bir sınırlı topluluk içersinde veya bütün bir toplumda siyasi iktidarı ele geçirecek bir patonsiyele sahip olmak, iktidara geçmek ve sürdürmek için asabiyyete ihtiyaç vardır. Mücadele-çatışma gibi aksiyona geçmenin daha etkin biçimleri asabiyetin varlığı ve kuvveti ile orantılıdır. Küçük toplulukların kollektif aksiyon yolu ile iktidar olmaları için en önemli unsurları asabiyet kurmalarıdır. Devlet kurmadan bir devlete egemen olmaya kadar varabilecek olan iktidar mücadelesinde, iktidarı kazanma ve korumada, “Asabiyyet” önemlidir. Devlet ve saltanat ancak kararlılık ve sağlam bir düzen kazandıktan sonra siyasi iktidarın yürütülmesinde asabiyete ihtiyaç duymayabilir.(47)
    Asabiyet’in sosyal niteliği ve özelliği onu incelenirken bunun dinamik bir biçimde siyasi hedeflere yönelik olduğunu,sosyal ve siyasi özelliklerinin de birbiri içine girdiği belirtilmiştir. İşte bu ikili özellik, ekonomik yapıya göre yürür. Asabiyyet; belirli üretim biçimine bağlı olarak doğmuştur. Ekonomik gelişim ve değişim içinde kaybedilir. İbni Haldun üretim ve tüketimin azalmasının etkisi ile asabiyetlerini kaybettikten sonra diyerek asabiyetin ekonomik yapı ile olan ilişkisinin önemi üstünde durmaktadır.
    İBNİ HALDUN’DA TOPLUM ANLAYIŞI
    GÖçebe (Bedevİ) Cemİyetler:
    İbni Haldun, insanı sosyal varlık olarak kabul eden bir düşünürdür. Bu tesbit çağına göre oldukça ileri bir tesbittir. Karşılaştığı ihtiyaçları yalnız başına giderebilmekten, varlığını kendi gücü ile sürdürebilmekten uzak olan insan için toplu yaşamı zorunlu bir hayat tarzı olarak kabul etmiştir. Düşünür, insan iradesinin eseri olarak karşılaştığı toplu yaşamı Mukaddime’de Bedevi ve Hazeri toplum tipleri olarak formüle etmiştir.
    İbni Haldun’a göre, göçebelik yerleşik hayattan öncedir. Göçebe yaşamı ikiye ayrılır. Birincisi, koyun, inek gibi hayvanları besliyerek geçinen Türk- Türmen ve Berberilerdir. Bu göçebelere; “çoban göçebeleri” adı verilir. Diğeri ise, deve beslemekle geçinen Araplar, Batı Afrika’lı Berberiler ve Kürt göçebelerdir. O’na göre; göçebe hayatın asıl özellikleri bu ikinci grupta görülür. Toplumsal gelişme kanunlarına uygun olarak yaşamlarını sürdüren göçebeler zamanla servet edinip kuvvetlenerek yerleşik hayata geçebilirler.
    Düşünür, iklimin, maddi hayat tarzının, üretim koşullarının, insanların özelliklerini ve dolayısıyla toplumların özelliklerini belirlediğini saptamıştır. O’na göre, kişisel ve etnik karakterler ırki değil sonradan kazanılmıştır. “İnsan, alışkanlıklarının oğludur. Onunla alışıp kaynaşmıştır. O kendi tabiat ve mizacının oğlu değildir. Hayatta alışmış olduğu şeyler, onun yaradılışı ve tabiatı, onun için bir meleke ve bir alışkanlık olur. Bunlar insan için bir tabiat veya yaradılıştan gelme bir özellik gibi olur. (48)
    Göçebeler uzak ve tenha yerlerde yaşadıklarından ve bundan dolayı diğer insanlarla ilişki olanağı zor olduğundan çekingen, kaba ve sert mizaçlı fakat kentlere oranla iyi ahlaklı kişilerdir. Temel ihtiyaçları hayatlarını sürdürecek basit bir barınağa, giyecek ve yiyeceğe dayanmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı bencil olmayıp kabilenin çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutarlar. Bundan dolayı da cesaret ve kahramanlık başlıca değer yargılarını oluşturur. Göçebe toplulukları, ne kendini, ne de kabilesini güven içinde hissetmediğinden yabancılara karşı çekingen, ancak kendine güvenen savaşçı ve cesur kişiliktedirler. Göçer hayat şartları; dayanıklı, kendine güvenen, cesur, birbirine bağlı fretlerin yetişmesini sağlar. Göçebe topluluklar, yerleşik hayatın rahatlığına dalmış devletler için daimi potansiyel bir tehlike oluştururlar. Yani; Bedevi toplumlardaki vuruculuk-döğüşkenlik hem korunma hem de dayanışma içindir. Bedeviliğin sert olan, sosyal hayatı, yiğit ve dürüst bir hareket tarzını kaçınılmaz kılar.
    GÖÇEBE TOPLUMLARDA
    TOPLUMSAL DÜZEN
    İbni Haldun; Bedevi toplum ile uygar toplumu siyasi örgütlenme yönünden ayırmaktadır. Bedevilik’teki siyasi örgütlenmenin Hazerilik’ten farklı oluşunun temel göstergesi olarak, kitle-lider ilişkisi ve liderliğin değişik toplumlardaki niteliği, siyasi örgütlenme biçimlerinin üstünde önemle duruyor.
    İbni Haldun, “cemiyet” ile “devlet”i birbirinden ayırıyor. O’na göre, öyle cemiyetler vardır ki, bir devlet haline gelememişlerdir. Fakat bu durum, o cemiyetin kendine has düzeni olan bir insan topluluğu olarak yaşaması için bir engel değildir. O halde her düzen devlet düzeni değildir. Bazı cemiyetlerde devlet olmadığı halde düzen oluşmuştur. Göçebe cemiyetler bu tip topluluklardır.
    Göçebe cemiyetleri bir arada tutup yaşatan bir düzen ve bir ortak hukuk normları oluşmuştur. Bu sosyal ve hukuki düzeni meydana getiren bu sosyal ilişkiye İbni Haldun; “asabiyyet” bağı adını verir.
    İbni Haldun; göçebe topluluklarda düzeni sağlayan asabiyet bağının yanında “Riyaset” adını verdiği şeflerin otoritesi de yer alır. Yani göçebe gelenekli Bedevi topluluklarda siyasi örgütlenme Riyaset (başkanlık) biçimindedir. Düşünüre göre; “Riyaset”te iktidarın el değiştirmesi çoğu halde nisbi olarak zayıftan daha kuvvetlisine geçecektir. Başkanın üyesi bulunduğu kabiledeki asabiyyetin diğer asabiyyetlere yada sözkonusu kabilenin belirli boy ve dallarının diğer boy ve dallara sırası ile üstün gelmiş olması gerekir. Bu üstünlük kendini kabul ettirdiği sürece diğer asabiyyetler başkanın asabiyyetine itaat ederler. Ve siyasi bir örgütlenme biçimi olarak siyaset belirli bir asabiyyetin iktidarı altında devam eder.(49)
    Bedevi toplumlardaki örgütlenme biçiminin askeri nitelikte bir demokrasi özelliği gösterdiğini belirtmek gerekir. Bu tip bir örgütlenmede ölçü kabile içersinde aynı sülaleden gelenlerin üstüste başkan olabilecekleridir. Ancak, bu durum başkanlıktaki iktidar üzerinde tekel kurulduğu anl----- gelmez. Daha güçlü bir asabiyyete sahip kabilenin belli coğrafi bölgede bir arada yaşıyanlar veya göçebeliklerini sürdüren diğer kabileler üzerinde üstünlük kurması her zaman mümkün olabilir. Aynı kabile içerisinde bir boyun asabiyyeti de üstünlük-iktidar sağlıyabilir. Kabilenin başındaki başkan, bu ihtimalleri ortadan kaldırdığı sürece iktidarını sürdürebilir.(50)
    Başkanlık yönetimi denen yönetim şeklinde; başkan, “otorite” sahibidir. Kudret sahibi olan bakanın emir ve yasaklarına itaat esasdır. (51) Başkan şeref ve asalet sahibidir. Bu özellikler bir soy içersinde sürüp gidebilir. Aynı sülale içinde birbirini takip eden başkanlıkların her birinin bu mevkiiyi hakedecek bir yönetimi sürdürmesi, kandaş toplum özelliklerini koruması gereklidir. “Asalet” Bedevi toplulukların yaşama biçimlerine uygun ve onu koruyucu geliştirici bir davranış içerisinde olmakla korunabilir. Bir soydan gelmiş olmanın yada öyle olduğunu varsaymanın görev ve yükümlülüğünü erdemli bir biçimde sürdürmek demektir. Kandaş soyluluk, iktidar potansiyelini gösterir ve daima asabiyyet potasında değerlendirilmelidir.(52)
    Başkanlıkta (Riyaset) bulunan bu otorite ile Hükümdarlıkta mevcut olan otorite farklıdır. Bedevi toplumda başkanın emir ve yasakları Bedevi örgütlenmenin gereklerini, bu örgütlenmenin ardında yatan gelenek, görenekler çerçevesinde yürütülür. Bazı hallerde, ekonomik ilişki, savaş gibi yeni toplumsal kararlar alınır. Başkanlık, ululuktan ibaret olup, ona başkaları uyrukluk ediyorsa da, başkan zor ve kuvvetle hükmünü yürütmek durumunda değlidir. Bedevi topluluklar arasındaki çekişmeler, büyüklerin müdahalesi ile sona erdirilir. Dışarıdan gelen saldırıda gençler tarafından önlenir. Bedevi toplumda iktidarın maddi temelini kandaş toplumun ekonomik-sosyal örgütlenmesi, manevi anlamdaki temelini ise, sevgi-esirgeme, dayanışma duygusu oluşturmaktadır.
    Bu yolla oluşan otorite Bedevi toplumun başkanlarının önderliği ile geçerlilik kazanır. Hazeri toplumda ise, toplumun siyasi örgütlenmesi olan mülk-devlet ilişkisi temelinde uygulanır. Devlet yoluyla uygulanan yönetimde esas olan iktidar olabilme ve bunu sürdürebilme kudretidir. Hükümdar da asabiyyete dayanır. İktidarını kurmak ve sürdürmek için gerekli olan asabiyyet, artık, mülkün gerekleri ve hükümdarın istekleri doğrultusunda işleyecektir.(53)
    Bedevi toplumların yönetiminde baskı yoktur. Baskı ve tecavüze uğrayanlar korunur, halleri düzeltilir, gelenekler, görenekler, eşitsizliği giderici yöndedir. Adalet esastır. Hazeri (uygar) toplumda, demokratik kandaş toplumun özelliklerinin ortadan kalktığı görülür. Mülk-devlet düzeninin ileri aşamalarında ise bu toplumun yönetiminde iktidar araçları, zor kullanma ve baskıdır.(54)
    İbni Haldun; göçebe kabilelerde düzeni sağlayan asabiyyet bağının yanında “Riyaset” adını verdiği şeflerin de otoritesi yer alır, diyor. İbni Haldun henüz devlet seviyesine ulaşmamış cemiyetlerde bile yöneten ve yönetilenler farklılaşmasının bulunduğunu ifade ediyor. Kabile mensuplarının aralarındaki anlaşmazlıklar için herkesin sayıp sevdiği kabile büyüklerine başvurmalarına bakarak, şeflerin birer hukuk düzenleyicisi durumunda olduğu tesbitini yapıyor. Hiçbir cemiyetin yasa kuralları olmaksızın yaşıyamıyacağını ortaya koymuştur. Göçebe cemiyetlerde; sosyal ve hukuki temellerin olduğu, “Asabiyye” bağı ile kabile büyüklerine “Riyasete” duyulan saygının sonucu oluşan bir tür kendiliğinden düzen ve geleneklerin ağır bastığı yazısız hukuk kurallarının oluştuğunu yazıyor.

  5. 5
    TUANA
    Emekli
    Alıntı amsterdam Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ibni haldun da din felsefe ilişkisi hakkında dönem ödevim var yardımcı olurdanız sevinirim
    Alıntı amsterdam Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ne zaman dır araştırıyorum bulamadım



    İBNİ HALDUN’DAN ÖNCE; İSLAM’DA
    DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER

    İslam’da düşünce hayatının merkezleri arasındaki fikir farklılıkları, çok yönlü bir görünüm arzeder. Bu görünümü incelemek, açıklığa kavuşturmak yüzlerce yıl süren dev bir çabanın konusu olmuştur. Burada doğrudan İbni Haldun’un metoduna geçmeden önce İslam düşüncesinin iç ilişkilerine ana çizgileri ile bakmak gerekir. Bu çaba İbni Haldun’un metodunun iyi anlaşılmasında önemli bir zemin oluşturacaktır.
    İslam düşüncesine bakıldığında ilk dikkati çeken olgu, mezhepler, tarikatler, ekoller arasındaki fikir ayrılıklarıdır. İster Sünni anlayış içinde olsun, ister batini bir ekol arasında olsun yüzeydeki ilişki ve çelişkiler hep bu merkez etrafında döner. Söz konusu sürecin nasıl oluştuğunun anlaşılması yönünde gösterilecek bir çaba, bizi, düşünce planındaki daha derin bir ilişki-çelişki sürecinin nasıl oluştuğunun kavranmasına götürür. Bu da din ile felsefe kavrayışı arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasıdır. Felsefenin İslam’a doğrudan girmesi ile İslam düşüncesinde din ile felsefe arasında uzlaşma ya da çelişmeler adı geçen ekoller arası ilişkilerden daha derinde işleyen düşünce oluşumları haline gelmişlerdir.
    Bu da özgür düşünce ile ön yargılı düşüncenin birbiri karşısındaki çatışmasıdır. Böylelikle yüzeyde, ister vahiyci-ilhamcı şeriat ekolleri arasında, ister batıni ekoller arasındaki çelişkiler olsun, hep, düşünce planında din temeli ile felsefe temeli arasındaki çelişkilerin birer dışavurumudur. Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın dediği gibi; Kuran’ı Kerim’de insanın aklını kullanması emrediliyor, aklını kullanmayan insandan daha şer mahluk olmayacağına dair ayet iniyor.
    Oysa dinamik bir yenilikçilik biçiminde ortaya çıkan İslam’ın eşitlikçi yanları karşısında resterasyon çabaları sürgit devam edecektir.(14) Fakat zamanla bu anlayış tahrif edilmeye başlandı. Böylece süreç içinde şeriat, hilafet yerine saltanat aracı, olarak kullanılmaya başlandı. Bu duruma karşı çeşitli muhalefetler doğmuştur. Temel siyasi muhalefetler olan Alevilik, Şia vb. gibi ayrı tutulsalar bile diğer doktrinler İslam’a yeni düşünceler getirmişlerdir.
    Özgür düşünceye açık ekoller zaman zaman getirdikleri düşüncelerle yetinmeyip kendilerini geliştirmişlerdir. Örneğin Kaderiyye ekolü böyle doğdu. Kaderiyyeciler şöyle düşünüyorlar: “Allah, Kur’anı Kerim’de gösterdiği gibidir. Yaratıklar tam olarak “halk” edilmişlerdir. Dıştan bir gücün, kaza ve kaderin neticesi değildir, fiil ve hareketler önceden takdir olunmamıştır. Bunlar beşerin istek ve kudretine tabiidir. Cenabı Hak kullarının işlerine karışmaz ve kötülüğü yapmaz. Herkes tutacağı yolu bizzat tayin eder.Daha sonra Cebriye ekolü oluştu. Bunlar görünürde Kaderiye’cilere karşı idi. Cebriyeciler’e göre “Günah ve isyan vehim ve hayaldir”, “fiil Hakkın muradına muvafıktır” denerek “laik” çıkışlı esaslar getiriyorlardı.
    Daha sonra Camiye adlı bir ekol doğdu. Bunlar Kur’anı Kerimin yaratıldığını, yani sonradan yazıldığını ileri sürüyorlardı. Bunlara göre ancak cisim görünebilirdi. “Arş” bir mekan olduğundan orada ancak cisim bulunabilirdi. Böylece materyalist yöntem denilecek bir yaklaşım oluşuyordu. Bu arada Mutezile ekolü ortaya çıktı. Bu da aklı esas alan bir ekoldür.(15)
    DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ AÇISINDAN
    TOPLUMSAL GELİŞMELER
    Emeviler döneminde deneysel fen bilimlerde fizik-tıp-astronomi ve felsefe konusunda dikkate değer bir gelişme olmamıştır. Abbasiler Döneminde 8. yy. ortasından başlayarak önce tıp’ta Grek eserlerinin okuma ve incelenmesine girişilmiştir. Din-tıp çatışması yok sayılır. Oysa Abbasi halifesi Me’mun zamanında, özellikle Mutezile mezhebinin güç kazanması ile din-felsefe ilişkisi başlamıştır.(16) Felsefe ile Sünni İslam çatışmaya başladı. Kur’an’ı Kerim ve diğer dini kaynaklar karşısında felsefeden kaynaklanan Mutezile okulu sosyal bir güç olarak ilk kez üstünlük sağladı. Memun’un bizzat Mutezile’den oluşu söz konusu gidişe önemli bir destek olmuştur. Bu destek kendisini daha çok Grek eserlerinin çevrilmesi ve yayımlanmasında gösterecektir. Bu devrin ikili bir önemi vardır. Bu dönem; hem daha sonraki orijinal felsefe akımlarını hazırladı, hem de İslam’da din felsefesi, hukuk felsefesi, mistik felsefe (Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf) hareketlerinin gelişmesini sağladı.
    Böylece İslam düşüncesinde a) felsefi hareketler, b) sufi hareketleri, c) felsefe ve ilahiyat arasındaki orta yolda bulunanlar olmak üzere temel ayrımlar belirlenmeğe başladı. Mutezile, Eş’ariye, Maturidiye gibi ekoller Şehabbel-Din, İbni Arabi, Kindi, Razi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd, Gazali vs. gibi düşünürler kendini gösterdi. Bu gelişmelerle felsefe bir koldan doğrudan doğruya İslam’a giderken bir yandan da İslam ekollerine sızarak fonksiyonunu yerine getirdi. Alevi (Şia) ve Haricilik dışında İslam’da iki büyük fikir “Mutezile” ile “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat” olarak ortaya çıktı. (17)
    İbni Haldun’a kadar yaşanan dönemi biraz da felsefi düşünürlerin düşünceleri itibariyle izleyelim.
    Aristo ismi Farabi ve İbni Sina isimlerini akla getirir. Endülüste ise İbni Rüşd din felsefesinin doruğuna çıkar. Gazali ise metafizik, mistisizim anlayışı dolayısıyla kendine özgü bir yol çizer. Ama, Gazali esasında felsefeye karşıdır.
    Kindi, İslam felsefesini, daha doğrusu felsefe ile dini uzlaştırmaya çalışan ilk filozoftur. Eski Yunan Filozoflarının fikirlerini Arap diline kazandırmak Kindi’nin temel amacı olmuştur. Farabi ise, felsefenin bir birim, bir okul, tek bir düşünce olduğu fikrindedir. Farabi, teorik ve etik felsefede Aristoteles’in baştakipçisi ve adeta ondan sonra ikinci öğretmendir. Farabi’nin en belirgin özelliği akıl’ı ön plana çıkarmasıdır. Bununla birlikte Farabi, siyaset teorisinde Platon’un bakışını benimser. Bilimi ve deneyi öğütleyen Farabi metafiziğe karşıdır. Nedenselliğe inanır. Böyle düşünen diğer bir Türk filozof da İbni Sina’dır. İbni Sina, gerek batıda, gerek İslamda yaşadığı dönemde, büyük etkiler yapmış bir düşünürdür. İbni Sina’nın temel problemi, Allah düşüncesine varma yolunda en üst aşamayı oluşturan “İnsanın mutluluğu ve mükemmelliği”dir. Farabi; saf aklın üzerinde durmasına karşın İbni sina nefsi ön plana çıkarır. İbni Sina’da; felsefenin esas problemi, “İlm’ü Nefs” yani psikolojidir. Düşünürün siyasal görüşleri Plato’nun yasaklarının izlerini taşır.
    İbni Haldun’dan önceki düşünürlerden sözedince üzerinde durulması gereken bir düşünür de İbni Rüşt’tür. İbni Rüşt, kendi düşüncesini sistematik bir biçimde formüle etmemesine karşın, felsefedeki üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Felsefe ile din ilişkisi problemini felsefe akımı içinde en yetkin biçimde İbni Rüşt ifade etmiştir. Filozoflara karış fıkıhcılar ve ilahiyatçılar tarafından yürütülen sert hücumlara Gazali’de katılmıştır. İbni Rüşt bir filozof olarak felsefeyi savunma görevini üstlenmiştir. İbni Rüşt; eserlerinde, din ile felsefenin tam bir uyum halinde olduğunu gösterme gayreti güder.
    Filozofların din dışı, dinsiz, kafir olmaları nedeni ile kendilerinin yok edilmeleri, fakihlerin ve ilahiyatçıların savundukları düşünceler idi. İbni Rüşt de bu güvensiz ortamda bulunuyordu. İbni Rüşt; “Fasl-ül Mekaal”de bilim, felsefe ve din arasındaki ilişkiden söz etmektedir. Ona göre, felsefe ile mantık ilmindeki akılcı bakışın şeriattaki yaklaşımı gereklidir. İbni Rüşd bazı Ayetlere gönderme yaparak akılcı yaklaşımın kıyas yolu ile olabileceğine işaret eder. Kıyasın en mükemmel biçiminin de delil-ispat yolu olduğunu vurgulamaktadır. İbni Rüşt’ün bu muhakemesinde başlıca dayanağı Kıyas müessesinin şeriat nazarında geçerli oluşudur. İbni Rüşt’ün bütün çabası; bilimle din arasında bir savaşın bulunmadığı müslüman olmayan milletler arasındaki din-felsefe ilişkisini örnek vererek anlatmak istemesidir. İbni Rüşt bu konuda şöyle diyor: “İslam dinine göre akıl ile nakil arasında taarruz olamaz. Nas’a dayanmayan nakil akıla karşıt görünse akıl esas tutulur.”(18)
    İbni Rüşt’ün felsefesi ile dini uzlaştırma görünümü, düşüncesinin aydınlığı çıkarılabilmesi için kaçınılmaz olan çerçeveyi oluşturur. Düşünürün getirmek istediği anlayış bu çerçeve içinde yer almakla birlikte, tamamı çerçeve ile sınırlı değildir. Çünkü İbni Rüşt’ün eserlerinin dinsel nitelikte oluşu O’nu sadece felsefe ile din arasında bir arabulucu olarak görülmemeli. İbni Rüşd’ü akıl ile inancın uzlaştırıcısı olarak görmek O’nu tanımak için yeterli değildir. İbni Rüşd’ün din ve felsefe problemini incelemesi O’nu çağınnı şartları içersinde mevcut olan konuların hemen tam----- eğilmesini sağlamıştır. Fakat akıl kavramının yerine tabiat-toplum-insan kavramını koyması için İbni Haldun’u beklemek gerekiyordu.(19)
    İBNİ HALDUN’UN BİLİM YÖNTEMİ
    İbni Haldun’un yaptığı sayısız deney ve gözlem, ondaki gerçekçiliğin ön şartlarını oluşturmuştur. Gerçekçilik eserlerine yansımıştır. Olaylar ise tabiatta, toplumda yürümekteydi. Toplumların durumunu incelemek için akıl yoluna sahip çıkan İbni Haldun’un karşısında bulunan ilk engel ön yargılar olmuştur.
    İşte böyle bir ortamda, İbni Haldun bilimlerin tasnifi geleneğini yeni bir değerlendirme ile “mevcut” olan bilimler arasındaki farklılıkları yeniden ifade etmeye çalıştı. İslam kültüründe mevcut bulunan bilimlerdeki en önemli ayırım, tabii ve nakli bilimler ayrımıdır. Tabii bilimler fikir ve akıl ile öğrenilir. İnsan algılama yeteneği ile bu bilimlerin konularını, sorunlarını, öğrenir, öğretim yöntemlerini kavrar. Nakli bilimler ise; nakil ve rivayet edilen haberlere dayanır. Bunların esas ve usulleri öğrenilirken akla dayanmaz ancak sorunların ayrıntı ve uzantılarını asıllarına bağlamak konusunda aklın yardımına başvurulur. (20)
    İbni Haldun sistematik bir tarzda İslami çevredeki bilimlerin tasnifini yapmıştır. Aristo’dan İslam düşüncesine geçmiş olan ikili tasnif içine İslami bilimleri de koymuştur. Bu tasnifte bir başka özellik, İbni Haldun felsefeyi iptal ettiği felsefeye yer vermediğidir. Buna karşılık “mantık” ve “kelam”ı, tanımasıdır.
    İşte İbni Haldun’un bilimleri sınıflaması:
    Akli Bilimler
    1. Mantık
    2. Tabiat (İnsan, hayvan, nabat, maden)
    3. İlahiyat
    4. Tealim (Hendese, hesap, müziki, heyet)
    Nakli Bilimler
    1. Tefsir
    2. Kıraat
    3. Hadis
    4. Fıkıh (Cedel ve hilafiyat)
    5. Usulü Fıkıh
    6. Kelam
    7. Tasavvuf
    8. Rüya Tabiri
    9. Lisaniyat (lügat, nahiv, beyan, edeb)
    İbni Haldun Mukaddime’de akli ve nakli bilimler konusundaki düşüncelerini izah etmektedir. Nakli bilimleri bu bilim dallarını birbiri ile olan ilişkilerini dikkate alarak sergiliyor. Ayrıca şeriat ile ilgili açıklamalarını da ele almıştır.(21) İbni Haldun; şeriatın gelişme süreçlerinden ve bunun sebeplerinden bahsetmek yine bu bilimlerce yasaklanmış mıdır?Böyle bir yasak yoktur. Aslında önemli olan da olayların sebep ve sonuçları olduğuna göre, söz konusu nakli bilimlerin gelişmeleri ile ilgili açıklamalar getirilebilir, diyor.(22)
    İbni Haldun, bilimlerin bölünmesini yaptıktan sonra, Ehli Sünnet’in yolunu izleyerek önce dinde felsefi etkileri tesbit edecek, bunlara karşı çıkacak sonra da Ehli Sünnet’in getirdiği kuralları kendi başına bırakıp toplumla ilgilenecektir.
    İbni Haldun kelam ile felsefeyi ayırt etmeye özen gösterir. Der ki; “Bil ki, mütekellimin, çok defa, Allahın vücudunu ve sıfatlarını varlıkların alleri ile ispat ederler. Filozof ise tabiat bilimlerinde tabii cisimleri inceler. Bu cisimler de varlıkların bir parçasıdır. Fakat filozofun cisimleri incelemesi mütekellimin incelemesinden başkadır. Filozof cisimi hareket ve sukunet hali bakımından, mütekellimin ise o cismi Yaradan’a delalet etmesi bakımından inceler.”
    İbni Haldun bu yazdıklarından sonra aklın önemi ile ilgili olarak da şunları yazıyor: “Bu söylediklerimizin hiç biri aklı ve onun idrak kudretini küçültmez, akıl doğru bir ölçüdür. Aklın hükümleri gerçeklik ifade eder, katidir,aklın hükmünde yalan ve yanlışlık yoktur.(23)
    İbni Haldun’a göre “fikir ve düşünce sahibi olan insan için bilinmesi tabii olan akli ilimler bir kavme mahsus değildir. Bütün kavimler arasında müşterektir.” Toplumlar dünyayı imar etmek işi başladığındanberi bu bilimler insanlar arasında vardır. Bilim ve felsefe bilimleri diye adlandırılan bu bilimler dörde bölünür: a) Mantık bilimi, b)Tabii bilim, c) İlahiyat, d) Matematik.
    İbni Haldun; bilimlerin bölümlenişinde, özel olarak akli bilimleri incelerken amacı, akli bilimleri dolayısıyle felsefeyi kurtarmak değildir. İbni Haldun akli bilimleri incelerken mevcut akli bilimlerin savunucusu değildir. Onun amacı; akıl yolunun yani rasyonel düşüncenin ön yargısız geliştirilmesidir. Buna rağmen; “felsefenin boş ve yanlış bir şey olduğunu ve bu bilgi ile uğraşanların yanlış bir yola sapmış olduklarına dair” diye felsefeyi tanımlayabilmektedir. Aristoteles’i “filozofların büyüğü” olarak nitelendirmesi, “akli delillerin” önemine işaret etmesi İbni Haldun’un felsefenin bir takipçisi olduğunu göstermez. “Felsefenin boş bir şey” olduğu sözü ile İbni Haldun, hem Şeriatın gereğini yerine getirmekte hem de kendi metodunun sırf spekülasyona dayanmadığını vurgulamaktadır.
    Böylece akla dayalı spekülatif rastyonalizme karşı çıkmaktadır. İbni Haldun, filozoflardan Farabi, İbni Sina ve diğer filozofların aynı spekülasyonlar çerçevesinde varlık sorununu çözümlemeye çalıştıklarını da belirtmektedir. İbni Haldun; felsefeye karşı çıkarken, “dinimiz için olduğu gibi dünyamız için de önemli değildir” diyor. Ama, felsefeye reddiyesinin din gereği yapıldığını söylemek yeterli değildir. İbni Haldun; felsefenin dünyayı kavramakta eksik olduğu düşüncesindedir. Düşünür; “Filozofların, iddialarının doğruluğunu kabul etsek bile, maksatlarını ispata delilleri kafi değildir” görüşü, felsefenin “dünyayı kavrayamadığı” düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
    İBNİ HALDUN’DA AKILCILIK
    (RASYONALİZM)
    İbni Haldun’un, bilimleri bölümlemesi, aklı ön yargılardan kurtarmak istemesi, geliştirmiş olduğu gerçekçilik temeline dayanan rasyonalizmine haklılık sağlamıştır. İbni Haldun’a göre “kişi olağandışı gördüğü birşeyi inkara kalkışmadan önce dikkatle düşünsün, akla uygun bulduğunu kabul, aklen imkansızlığına hükmettiğini kabul etmeyebilir.
    Bu durumu da şöyle açıklıyor: “Aklen mümkün tabirinden maksadımız kayıtsız ve şartsız mutlak imkan değildir, çünkü bunun dairesi pek geniştir, bundan dolayı olayların imkan veya imkansızlığını tayin için bir sınır (bir kaide) yoktur. Akli imkandan maksadımız her şeyin maddesi itibariyle olan imkanıdır; bir şeyin aslını, cinsini, sınıf ve büyüklüğünü, kuvvetinin miktar ve ölçüsünü gözden geçirdikten sonra o nisbette o şeyin hallerine bakarak, bu ölçü dışında olanın imkansızlığına hükmederiz” demektedir.(24)
    Burada, İbni Haldun, akılcıl bir araştırmayı gerçekci bir temele dayandırmanın gereğini açık bir şekilde yazmaktadır.
    İbni Haldun, tarihsel kaynakların incelenmesinde ve eleştirilmesinde de gerçekci olunması gerektiğiNe özel önem vermiştir.
    İbni Haldun, Mukaddime’de bazı tarihi olayları kendi metodolojisi doğrultusunda eleştirmektedir. Bunlardan biri demografinin yani nüfusun toplumsal olaylardaki önemi üstünedir. Nüfusun belirli bir dönemde ne kadar artmış olabileceğinin yaklaşık olarak hesaplanabileceğinden ve belirli bir sayıdan fazla artmış olamıyacağından hareketle, Mesudi’nin naklettiği bazı abartmalı rakkamların gerçek olamıyacağını belirtmektedir. İbni Haldun her ülkenin kendi imkanları çerçevesinde asker besliyeceği ve ayrıca savaş tekniği açısından belli bir coğrafi alanda ancak belli sayıda askerin savaş düzenine girebileceği gerçeği ile de görüşünü pekiştirmektedir.(25)
    İbni Haldun, yine Mukaddime’de Taberi ve Mesudi’nin naklettikleri olayları tarihi ve sosyal ölçülere dayanılarak eleştirmektedir. Düşünür Harun Reşid’in sofrasındaki ihtişamı lüks ve ısrafın sonradan yakıştırılmış olacağına işaret etmektedir. Zamanın giyiminden, süs eşyalarından, örnekler vererek İbni Haldun henüz Bedevi, sadeliğinin tam anlamı ile bozulmadığı bir devirde aşırı bir sofra lüksü ve ihtişamının çelişkili bir durum doğuracağını ve normal olmadığını kaydetmektedir. İbni Haldun eleştirisini yaparken Taberi ve Mesudi’nin kendi yazdıklarındaki çelişkilere de işaret ederek bir kaynak eleştirisi yöntemi geliştirmiştir.(26)
    İBNİ HALDUN’DA DETERMİNİZM
    (SEBEP-SONUÇ)
    İbni Haldun, akla dayanan bilim yolunu (rasyonalizmi) birtaraftan ön yargılı düşünce tıkanıklığından, diğer taraftan spekülatif (sırf akıl) kargaşasından kurtararak gerçekçi bir temele oturtmaya düşünür. Sebep-sonuç ilişkisini bütün yönleri ile ele almış, kaynakları bilimsel eleştirilerden geçirdikten sonra elde ettiği verileri somut gözlemleri ile sentez yaparak metodunu yani; siyaset teorisini kurmuştur.
    İbni Haldun, toplumdaki olayları çalışmasını konu alırken kendi özgün bilimsel anlayışını kurmuştur. Sosyal düşünce, insanlık tarihi kadar eskidir. Olayların ele alınıp bunların sosyal-siyasal ilişkileri sistematik analizi İbni Haldun ile başlamıştır. İbni Haldun’dan önce toplumların incelenmesinde, çeşitli düşünürlerin sosyolojik nitelikte fakat sistematik olmayan gözlem ve genellemeleri vardı. İbni Haldun, değişmenin evrenselliğini, tarihin sürekliliğini, insan topluluklarının dinamik ve devingen özelliklerini gözlediği için kendisinden önceki tarihçileri izlememiştir. Kendi özgün metodolojisini kurmuştur.
    İbni Haldun’un toplumsal olaylarla ilgilenmesinin sebebi kendi zamanındaki tarih bilimini, eleştirmek ve olaylardan hareketle tarihi kanunların bilgisine ulaşmaktır. Çünkü Mukaddime’nin daha ilk sahifelerinde sırf nakil ve söylentilere dayanan tarihi bilgilere güvenilemiyeceğini söylemiştir. Çeşitli milletlerin gelişmelerini arka arkaya sıralayan tarihin hiçbir yarar sağlayamayacağını tesbit etmiştir:Önemli olan nakilden önce bu gelişmenin sırrını kavramaktır, diye düşünür. Bunun içinde yapılacak iş nakil ile hikaye edilen bilgileri eleştiri süzgecinden geçirmektir. Durumun gerçeğe ne derece uygun olduğunu araştırmaktır. O’nda tarihin biri zahiri, diğeri hakiki olmak üzere iki anlamı vardır. Tarihin zahiri anlamı:“İnsanların ve kavimlerin hallerinin nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretinin nasıl artmış bulunduğunu, yıkılma çağına kadar yeryüzünü ne şekilde imar etmiş olduklarını bize bildiren” tarihtir.(27) Buna rağmen tarihçinin insan olması nedeniyle duyguları ile düşünmesi, olayda rolü olan kişilerin hareketlerini etkileyen etkenleri kavramıyarak, kendi kanaatlerini ve tahminini doğru sayması, söylentilere kolayca inanması, Karier duygusuna kapılarak devlet adamlarını yersiz olarak öğmesi gerçeği yansıttığı yolunda zaman zaman yanılgıya düşmesi, gibi yanılgılar tarihde de görülen subjektif yanılgılardır. Tarihçilerde bulunan objektif yanılgılar ise, sosyal gerçekliğin bilgisinden habersiz olmaları nedeni ile olur.
    İbni Haldun’a göre tarihin gerçek bilgisine ulaşmak için toplumsal olguların objektif gözleminden işe başlamalı, uygarlık ve toplum yapılarına çeşitliliği, zaman içindeki değişmeleri ve bu değişmelerin sebepleri gözden kaçırılmamalıdır.
    ÜMRAN İLMİ
    İbni Haldun; tarihçiden toplumsal gerçekliği tanımasını, değişmenin sebep ve sonuçlarını bilmesini istediğine göre tarihçiye bu konuda hangi bilim dalı yardımcı olacaktır? O buna Mukaddime’de “Ümran ilmi” adını vermektedir.(28)
    O’na göre “Ümran İlmi” geçmiş çağlarda yaşamış kavimlerin yaşayışlarında meydana gelen değişiklikler, bunların yönetimi ve ülkeyi ellerine geçirmelerinin sebepleri yerleşik veya göçebe hayat sürme, göçebeler ve nüfus hareketleri, devlet kurma, devletlerin kuvvet kazanmaları ve çökmeleri, üretim, tüketim, bilim sanat, ticaret, kâr ve zarar olayları, zamanın akışı içerisinde bu sayılan durumların değişmesi ve değişme sebeplerini inceler.(29)
    İbni Haldun; Umran ilmi ile anlattığı bugün sosyoloji biliminin yaptığı çalışmalardır. Sosyolojinin yaptığı gibi toplum ve toplum olaylarının ele alınıp incelenmesi, özelliklerinin tesbiti bu özelliklerine göre sınıflandırılmaları, değişmelerin ve sebeplerinin araştırılması, bu bilim dalının görevi olmaktadır.
    İbni Haldun; Mukaddime adlı eserinde özetle:Her şeyin kesintisiz bir şekilde hareket halinde olduğunu, gelişme ve değişme halinde olduğunu, basit elemanlardan başlayarak her aşamadaki canlı, cansız varlıkların değişmelere uğradıklarını değişimin sebeplerini, varlıkların birbiri ile ilgili olduğunu,bütün bu ilişkilerin belirli bir düzen içinde yürüdüğünü gözlemlere dayanarak teorileştirmiştir. Bu teorisinde; “tabiatta, toplumların ve sosyal olayların tarihinde diyalektik süreç” metodunu kullanarak doğayı ve toplumu açıklamaya çalışmıştır.

  6. 6
    amsterdam
    Üye
    birader bu ibni haldundan önce bana ibni haldunda din felsefe ilişkisi lazim

  7. 7
    Hasan
    Özel Üye
    Konu içinde istediğiniz bilgilerde mevcuttur.

    Bundan başka dökümanda bulamadım..

    en geniş bilgiler bu döküman içinde.

  8. 8
    cacoboy
    Emekli
    ne odevmıs bea:D:D valla destan yazmıslar:D

  9. 9
    knk1
    Yeni Üye
    kardesler ibni haldunda felsefe ve dın hakkında bıldı gerek bılgı lazım yardımcı olursdanız sevınırım

  10. 10
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Alıntı knk1 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    kardesler ibni haldunda felsefe ve dın hakkında bıldı gerek bılgı lazım yardımcı olursdanız sevınırım
    İbni Haldun

    Özgün bir tarih kuramcısı, kültür, siyaset, felsefecisi ve toplumbilimci olan İbni Haldun, tarihsel olayları toplumsal, etnik, kültürel, siyasal, ekonomik, hatta coğrafi ve biyolojik koşullarla bağlantıları içinde değerlendiren ilk düşünürdür. Birçok bilim adamı, tarih felsefesinin ve sosyolojinin çağdaş anlamda birer bilim olarak ortaya çıkmasını İbni Haldun’la başlatmışlardır. İbni Haldun’un başka bir özelliği de İslam dünyasında bilimsel ve düşünsel durgunluğun yaşandığı bir dönemde gözlemci ve eleştirici bir düşünür olmasıdır.

    Bilim ve siyaset yolunda bir yaşam.

    1 ramazan 732’de (27 mayıs 1332) Tunus’ta doğdu. Asıl adı Abdurrahman, babasının adı Muhammed’dir. Genellikle dedesi Haldun’un adıyla İbni Haldun (Haldun oğlu) diye tanınmıştır. Güney Arabistan’ın Hadramut yöresinden, önce İspanya’ya, oradan da Kuzey Afrika’ya göçerek Tunus’a yerleşmiş; bilim, düşünce, edebiyat ve siyasetle yakından ilgilenmiş olan eski ve soylu bir ailenin çocuğudur. İlk öğreniminden sonra aydın bir kişi olan babasının yakın ilgisi sayesinde seçkin hocalardan fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir, edebiyat gibi dinsel ve din dışı alanlarda çok iyi bir öğrenim gördü. 1348’de çıkan bir veba salgınında anne ve babasıyla hocalarından çoğunu kaybetti.

    Yirmi yaşındayken, Tunus’un yönetimini elinde bulunduran Beni Hafs hanedanından Sultan Ebu lshak’ın k
    âtipliğine getirilmesiyle İbni Haldun’un çalkantılı siyasal yaşamı başlamış oldu. Bunu, Biskra, Fas, Gırnata, Bicaye, Tlemsen gibi merkezlerdeki benzer görevleri izledi. Bir ara Fas Emin Ebu İnan onu bilim meclisine kabul etti. Bu görevdeyken siyasal bir nedenle hapsedildi. İki yıl sonra yönetime getirilen Ebu Salim onu önce sırkatibi, ardından da «mezalim» dairesi başkanı yaptı. 1362’de İspanya’ya geçerek eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed’in hizmetine girdi. Bir yıl sonra emir onu Castilla Kralı Zalim Pedro nezdinde elçi olarak görevlendirdi. Bir süre sonra Gırnata emirinden izin alarak Kuzey Afrika’ya dönen İbni Haldun, Bicaye’de, çok istediği haciplik (başvezirlik) makamına kavuştu; bu arada bir yandan da öğretim faaliyetlerini sürdürdü.

    1366’daki yönetim değişikliği üzerine görevden ayrılarak kabileler arasında dolaşmaya başladı; muhtemelen, yazımını tasarladığı Mukaddime için veriler toplamak üzere, Bedevi yaşam tarzını inceledi. Bu arada, zaman zaman siyasal nedenlerle güçlükler yaşadı ve sonunda İspanya’ya dönmek zorunda kaldı (1374). Sürtüşmelerle dolu siyasal geçmişi nedeniyle İspanya’dan da çıkarıldı. Yeniden Kuzey Afrika’ya döndüğünde çaresizlik içindeyken, geçmişte araları pek de iyi gitmeyen Tlemsen Sultanı Ebu Hammu’nun önerisini kabul ederek kabileler arasında onun propagandasını yapmak zorunda kaldı.

    Siyasal çalkantılardan bıkan İbni Haldun, Ebu Hammu’nun iznini alarak İbni Selame denilen bir kaleye yerleşti ve kendisini tümüyle bilimsel çalışmalara verdi. Ünlü eseri Mukaddime ’yi 1374’te burada tamamladı. Ardından, dört yıl içinde el- İber adlı yedi ciltlik tarih kitabının müsveddesini hazırladı. Bu son çalışmanın, eskiden incelediği kaynaklarını bir kez daha gözden geçirmek düşüncesiyle 1378’de Tunus’a gitti. Buradaki çalışmaları sırasında dersler de verdi. Siyasal geçmişi Tunus’ta da kendisini rahat bırakmayınca 1382’de Mısır’a gitmek zorunda kaldı. Kahire’de, başta Sultan Berkuk olmak üzere, ileri gelenlerin geniş ilgisini gördü. Kahire medresesine müderris olarak atandı. Burada verdiği ilk dersiyle, devlet adamlarının da içinde bulunduğu izleyicilerini adeta büyüledi. Kadılık görevine getirildi ve bu görevdeki adaleti, yansızlığı ve yürekli tutumu nedeniyle beş kez görevden alındı ve yeniden atandı. Bu arada Hicaz, Kudüs ve Suriye’ye gitti. Bu son gezisi sırasında, Suriye’yi ele geçiren Timur’la görüştü. lbni Haldun’dan çok etkilenen Timur onu yanında alıkoymak istediyse de, İbni Haldun bu isteği reddederek çok sevdiği ve hayatının en huzurlu günlerini geçirdiği Kahire’ye döndü. Bilim ve siyasetin verdiği iki kat yorgunlukla geçen hayatı 303/1406’da Kahire’de sona erdi.

    Tarih felsefesi

    İbni Haldun’un tarihçiliğinin iki temel yönü vardır:



    Bir yönüyle, tarihin kaynaklarını, tarihsel verilen, yazılı belgeleri, nakil ve rivayetleri eleştiri süzgecinden geçirir; tarihsel olaylarını mantıksal bir kadro içinde düşünür. Böylece, onda tarih, geçmişte anlaşıldığının tersine, olguların yalnızca anlatımı değil, aynı zamanda anlatılanların doğruluk derecelerini saptama yöntemi haline gelir. İbni Haldun, «hikmet ölçüsü» diye adlandırdığı bu yönteme göre yanlışlığını saptadığı eski tarihlerden örnekler de vermiştir. Sözgelimi, Mes’udi adlı Arap tarihçisi İsrailoğullarının bir savaşta 600 000 asker topladıklarını yazar. Oysa İsrailoğullarının toplam nüfus sayısının azlığı, ülkelerinin dar oluşu, savaşın yapıldığı alanın kapsayabileceği insan sayısının sınırlı oluşu vb ölçüler dikkate alındığında Mes’udi’nin kaydettiği bu rakamın oldukça abartmalı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, Müslümanlara karşı Kadisiye’de ölüm kalım savaşı veren İran gibi o dönemin oldukça büyük bir ülkesi bile ancak 120 000 asker donatabilmiş, 200 000 de yedek toplayabilmiştir.

    İbni Haldun tarihsel olaylarla ilgili nedensellik ilkesi üzerinde de önemle durur; bu olayların hangi tarihsel yasalar çerçevesinde geliştiğini araştırır. Bu bakımdan tarihi, bir olaylar yığını değil, olaylar düzeni olarak algılar ve böylece bu bilimi, geçmiş olayların kuru öyküsü olmaktan kurtarıp bir «ilim» düzeyine çıkarır. Ayrıca nedensellik ilkesi tarihçiyi, geçmişteki olayların toplumsal, siyasal, coğrafi, etnik, kültürel vb etkenlerini de inceleme ye götürür. Bizzat İbni Haldun, tarih biliminden bunu anlamış ve dev yapıtı Mukaddime’de başarıyla uygulamıştır. Sıradan olayların anlatımından öre «tarih fenni» veya bilimi, olayların «dış»ıyla (zahir) yerinmez; «iç» yüzüne (bütın) de bakar, Böylece «siya serin temelleri, uygarlığın (ümran) doğası, insani topluluğun türlü durumları,tarih incelemelerinde vazgeçilmez birer öğe olarak büyük önem kazanır. İbni Haldun, tarihçiliği eski dönemlerin felsefe tanımıyla« eşyanın gerçeklerini bilme, kavrama» olarak anlar. Kendisinden önceki tarihçileri, tarihin bu «b
    âtın» yanını görememiş olmakla suçlar ve onların hangi noktalarda yanlışlar yaptıklarını örnekleriyle anlatır.

    Bilginimiz, ilk kez kendisinin «çok soylu ve çok değerli» bir tarih bilimi başlattığını söyleyerek övünmüş ve bunun kendisine bir Tanrı vergisi olduğunu ima etmiştir. Ancak, yeri geldikçe yetersizliğini belirterek okuyucusunun kendisini eleştirmesini, verdiği yanlış bilgiler varsa bunları düzeltmesini isteme erdemini de göstermiştir. Yer yer eski tarihçileri suçlarken, bazen de «eski kültür çağlarından bize ulaşmayan eserler ulaşanlardan daha çok olduğuna ve insan soyunun yetiştirdiği düşünürlerin sayısı oldukça kabarık bulunduğuna göre» bu konuda «geçmişi suçlamanın doğru olmayacağını» belirtmiştir.

    Toplumbilim

    İbni Haldun toplumbiliminin yeterince kavranabilmesi ve öz günlüğünün saptanabilmesi için, bu alandaki temel kavramlarından ikisi üzerinde özellikle durulması yeterli olacaktır:

    Umran. İbni Haldun «umran» terimine, yerine göre az çok değişik anlamlar yüklemiştir. Bir tanıma göre umran «gereksinimlerin karşılanması ve kaynaşmanın sağlanması amacıyla insanların köylerde ve kentlerde toplanmaları» olgusudur Başka bir deyişle umran, geçinmek için yardımlaşmak zorunda olan insanların bir yerde toplanarak orayı «mamur etmeleri», şenlendirmeleridir. İkinci bir tanımda umran yalnızca «insansal topluluk» (insan? ictima) biçiminde iki kelimeyle açıklanarak yerleşme unsuru tanımın dışında tutulmuştur. Bu tanıma uygun olarak Ibni Haldun, umranı «hazeri umran» (yerleşik uygarlık) ve «bedevi umran» (göçebe uygarlık) diye ikiye ayırmıştır.

    lbni Haldun’un «umran ilmi»nin çağdaş sosyolojide hangi te dinle karşılanması gerektiği sorusu yeterince aydınlatılamamış; bu terime sosyoloji, tarih felsefesi, uygarlık bilimi, kültür bilimi gibi değişik karşılıklar önerilmiştir. Öyle görülüyor ki «umran ilmi», yerine göre tüm bu karşılıkları birlikte kapsayacak genişlikte olmakla birlikte, «umran sözcüğünün köküne ve Mukaddime’deki yaygın kullanılış biçimine bakarak bunu «uygarlık bilimi» diye anlamak doğruya en yakın olanıdır.

    Uygarlık biliminin konusu temelde «insansal topluluk»tur. Düşünüre göre nasıl ki maddenin kendine özgü bir doğası varsa, insansal topluluğun da ayırıcı ve süreklilik taşıyan bir doğası vardır. Fizik ve kimya gibi bilimlerin maddenin doğasını, onda olup biten olayları ve bu olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini incelemesi gibi uygarlık bilimi de toplumların doğasını, toplumsal olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini araştırır ve yasalarını saptar. İbni Haldun’un, bu görüşleriyle, toplumsal olaylarda tam bir determinist olduğu anlaşılmaktadır.

    Asabiyet. Terimin İslam öncesi dönemde taşıdığı «kabilecilik, ırkçılık» anlamı dolayısıyla İslam kültüründe asabiyet sürekli olumsuz ve itici bir kavram olarak görülmüş; özellikle Hz. Muhammed’in, bu anlamdaki asabiyeti kesin bir dille yermesi ve reddetmesi nedeniyle Müslüman bilginler ve daha çok da ahlakçılar asabiyeti bir erdemsizlik olarak değerlendirmişlerdir. İlk kez İbni Haldun, bu sözcüğe olumlu anlamlar yükleyerek ona kendi tarih ve devlet felsefesinde büyük ağırlık vermiştir, Ancak o, asabiyet teriminin kendi felsefesinde içerdiği anlamı açıkça gösteren tam bir tanımını vermemiştir. Bu yüzden çeşitli araştırmacılar, asabiyet teriminin Mukaddime’de dayanışma ruhu, cemaat ruhu, grup duygusu, kabilecilik, kan bağı, toplumsal dayanışma gibi kavramlardan biri ya da birkaçı için kullanıldığını belirtmişlerdir. Bununla birlikte İbni Haldun, asabiyeti, dar anlamda «savunma» (müdafaa) ya da «saldırı» (mutalebe) amacına yönelik mücadele enerjisi sağlayan toplumsal bilinç şeklinde anlamaktaysa da, Mukaddime’nin, bu konuyu işleyen ilk bölümlerinden anlaşıldığına göre asabiyeti, ırksal bağlarıyla da coğrafi, siyasal veya dinsel nedenlerin doğurduğu binlik ve dayanışma ruhu olarak incelemiştir. Bu nedenle asabiyeti şu ya da bu dönemdeki, çevredeki uygulanış seçimine göre değil, doğrudan doğruya insanoğlunun doğal bir özelliği ve en küçük toplumsal birliklerden en büyük devletle- re kadar bütün toplulukların kuruluş, gelişme ve yıkılışlarında ro lü bulunan bir kitle enerjisi olarak algılamakta; öfke duygusu, cin sel istekler vb öteki biyolojik ve psikolojik yetiler gibi asabiyet duygusunun da olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabilecek yönlerinin bulunduğunu söylemektedir.

    Düşünüre göre Hz, Muhammed’in yerdiği asabiyet, haksız ve yanlış uygulamalarla ortaya çıkan «cahiliye (İslam öncesi) dönemi asabiyeti»dir. Buna karşılık asabiyetin doğru amaçlara ve Tanrı’nın buyruğunu gerçekleştirmeye hizmet yolunda kullanılması da mümkündür. Aslında devletler gibi «dinler ve şeriatlar» bile asabiyet desteğiyle kurulur, gelişir bu destekten yoksun kalınca da yıkılırlar. Asabiyet en ilkel şekliyle beşerin doğasında bulunan saldırı ve düşmanlık eğilimlerine karşı yine aynı doğadan gelen, akraba vb yakınlara acıma duygusunun doğurduğu dayanışma eğilimidir. Gerçekte soy birliğinden başka bir deyişle organik yakınlıktan kaynaklanan, dolayısıyla en ileri derecesiyle ilkel (bedevi) topluluklarda bulunan asabiyet toplumların yerleşik ve uygar (hazeri) yaşama geçmeleri oranında gücünü kaybeden Çünkü bu durumda çeşidi nesepler arasında homojenliğin zayıflaması ve giderek ortadan kalkması soy birliğini olumsuz yönde etkileyecektir, Nitekim en güçlü asabiyet, birbirine en yakın akrabaya (en-nesebü’l-hassa) arasında bulunur ve nesep uzak akrabaya (en-nesebü’l-
    âmme) yayıldıkça asabiyet de zayıflar. İbni Haldun kendi dönemine kadar İslam kültür ve uygarlığının egemen olduğu ülkelerdeki hanedan, kabile ve ulusların tarihi üzerinde yaptığı objektif inceleme ve tahlilleri sonucunda ilkel yaşamdan uygar yaşama; aile, aşiret, kabile birliklerinden devlet yapısına; kaba kuvvet döneminden hukuk devletine geçişin her aşamasında rol oynayan temel faktörün asabiyet dinamizmi olduğu sonucuna varmaktadır.

    İbni Haldun’un tarih ve devlet felsefesinin bu şekilde bir asabi yet diyalektiğine dayandığı kesindir. Öyle ki> ona göre, her yeni düşünce ve inanca karşı insanların doğasında bulunan olumsuz tepki gösterme eğilimi, zora başvurma biçiminde eyleme dönüşme isti dadındadır. Dolayısıyla bir egemenliğin, hatta peygamberlik veya herhangi bir ideolojinin başarıya ulaşması> öncelikle asabiyet ruhunun gücüne bağlıdır. Bu güce duyulan gereksinim bakımından peygamberle dinsel bir mesaj taşımayan başka egemenlikler arasındaki fark yoktur. Nitekim Hz. Muhammed’in «Allah, kavminin himayesinden destek almayan hiçbir peygamber göndermemiştir» anlamındaki sözü de bu gerçeği vurgulamaktadır. Böylece, düşünce tarihinde, siyasal egemenlikle toplum psikolojisi, toplumdaki birlik ve dayanışma dinamiği arasındaki etkili ilişkiyi ilk kez gören bilim adamı İbni Haldun olmuştur.


+ Yorum Gönder
ibn Haldun din felsefe ilişkisi,  ibn-i haldun kimdir kasa bilgi
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi