Bir milletin dinini değiştirmesi onun edebiyatına ne şekilde yansır

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Bir milletin dinini değiştirmesi onun edebiyatına ne şekilde yansır ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Bir milletin dinini değiştirmesi onun edebiyatına ne şekilde yansır







  2. 2
    Gülcan
    Usta Üye





    Cevap: bir milletin dinini değiştirmesi onun edebiyatına ne şekilde yansır


    DİN, EDEBİYAT, SANAT İLİŞKİSİ


    Din ve sanat ilişkisi tartışmaları her çevrede yapılmış, Aydınlanma Düşüncesine mensup olanlar dışında herkesin kanaati, bu ilişkinin çok köklü olduğudur. Burhan Toprak'ın Din ve Sanat adlı derleme kitabı, pozitivizmin çok yaygın olduğu dönemlerde yayınlanmıştır.

    Dinler tarihi uzmanlarından biri olarak tanınan ve dilimize de pek çok kitabı tercüme edilen Romanyalı araştırmacı Mircea Eliade'nin kitaplarında savunduğu görüşler arasında en ilgi çekici olanı şudur: Dinsiz olduğunu söyleyen insanlarda, hatta Marks'ın görüşlerinde bile din düşüncesi -ters yüz edilmiş olarak- çok önemli bir yer tutmaktadır. Sahte teolojik görüşler, fanteziler ve mitolojiler halinde kendini göstermekte, insanı etkilemektedir.

    Özellikle Batı Avrupa sanat ve düşünce çevresinde, sosyalist ve materyalist sanatçılardan çok, din düşüncesini hayatıyla eserlerinin ana konusu haline getiren sanatçılar ön plandır. Önceki yüzyıldaki Charles Dickens ve Balzac ile Dostoyevski ve Tolstoy'dan başka pek çok sanatçıda görülür. 20. yüzyılda yaşayan Ezra Paund, T. S. Eliot, Paul Claudel ve Franz Kafka gibi pek çok şair ve yazarın her biri kendine özgü bir çeşit Hıristiyanlık veya Yahudilik görüşlerini eserlerinin temel meselesi olarak ifade eden, adeta bir leitmotif halinde eserlerinde yer veren sanatçılardır. Bilim adamlarından pek çoğunun dünya görüşü de bu sanatçılarınki gibi dinden kaynaklanmaktadır.

    Bizde ise bilim ve sanat adamları böyle önemli bir temelden mahrum edilmek için özel bir gayret sarfedilmesine rağmen, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal başta olmak üzere, Necip Fazıl, Tarık Buğra ve Sezai Karakoç gibi eserlerinde dindar insanlarla dini meselelere yer veren pek çok sanatçı yetişmiş ve büyük eserler vermiştir.

    Toplumun ahlakı kadar sanatçı ve siyasetçinin ahlak telakkisini de din veya felsefi anlayış belirler; bu da dünya görüşü ve toplum tasavvuru ile yakından ilgilidir.

    Yüz yıldır egemen zihniyet

    Sanat ve kültür hayatımızda 100 yıldan beri egemen olan zihniyet, "sanat-din buluşması"nın mümkün olmadığı yolunda oluşturulmuş Aydınlanma Düşüncesi'nin pençesindedir. Halbuki bilim ve sanat çalışmaları için din asla vazgeçilemez...

    Tarihi ve kültürel birikimimize hiç uymadığı dikkate alınmadan sınırlı bir elit ve aydın topluluğu tarafından benimsenen Batı Avrupa kökenli bu pozitivist telâkkinin bize dayatıldığını görüyoruz. Halkımızı bu yönde şartlandırmak için yapılan pek çok yayın ve eğitim, bir tür toplum mühendisliği niteliğindedir. O yüzden de ülkemizde ortaya konan bütün sanat faaliyetleri halkın büyük çoğunluğu tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Çünkü bu milletin Anadolu'yu yurt edinmesinde şair evliyaların çok önemli bir yeri olduğu gibi, dinle sanat arasında da Batı Avrupa'dakinden çok farklı bir yakınlık vardır bizim kültürümüzde.

    Kültür ve sanat adamlarının çoğu, kendilerine karşı gösterilen bu kuşkuyu ortadan kaldırmanın yollarını aramak için, toplumun tarihi ve kültürel birikimini gözden geçirmek yerine, eserlerine ilgi göstermeyen halkı suçluyorlar. Kendilerini ilerici gördükleri için, halkı gerilikle suçlamak kolaycılığına düşüyorlar. Meşrutiyet ve Cumhuriyet'in sanatçı ve aydınları bu jakoben söylemlerle epeyce bir zaman, halktan kopuk eserler verdiler ve devlet desteğiyle kavanozdaki balık veya saksıdaki kaktüs gibi korundular.

    Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi sanatçıların tek başlarına mistik ve metafizik arayışlara girmesi resmi ideoloji taraftarlarınca çoğu zaman görmezlikten gelindi, bazen de bunların etkili çıkışları politik ve estetik komplolarla etkisiz hale getirildi. Böylece, 1950'den sonra siyasi iktidarın halkın değerlerine ilgi gösterişine karşı asker-sivil bürokrasinin muhalefeti derinden derine kültürel görüntülü bir iktidar oluşturdu. O yüzden de, kültürel iktidar-siyasal iktidar zıtlaşması bu toplumda kronik bir hal aldı.

    Önce ahlak ve maneviyat söylemi, her alanda geçerli bir yaşama biçimidir tabii.

    Yeniden dine yöneliş

    Tanzimat'tan sonra bize özgü bir sanat ve edebiyatın peşinde olan Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Naci gibi şahsiyetler, Aydınlanma Düşüncesi'ne doğrudan karşı çıkamadılar. O yüzden Mehmet Âkif ve Yahya Kemal gibi 20. yüzyılda eser veren şairlerimiz Servet-i Fünuncular kadar etkili olamadılar. Bir tereddüdün romanını yazan Peyami Safa ile devam ederek değişmenin çerçevesini çizmekte zorlanan A. H. Tanpınar gibi şahsiyetler de resmi ideoloji destekli pozitivist sanat ve kültür faaliyetine doğrudan karşı çıkamadılar. Necip Fazıl ve Tarık Buğra gibi Sezai Karakoç da uzun zaman yalnız kaldı.

    Çöle İnen Nur ile Peygamber sevgisini ortaya koyan Necip Fazıl, epeyce zaman sonra sanat ve din arasındaki mutlu buluşmayı gerçekleştirebilmiş nâdir sanatçılardan biri oldu. Onun 40 yıl boyunca yürüttüğü Aydınlanma Düşüncesi'ne karşı vahye dayalı medeniyet anlayışıyla eser veren sanatçıların sanat ve edebiyat türlerindeki eserleri göz kamaştırıyor.

    Bugün her çevrede eser veren yepyeni isimlerin din ve sanat buluşması konusundaki ilgilerini 20. yüzyıldaki sanat ve kültür adamlarımız gibi politik bir tavırla karşılayan çok az. O dönemdeki Ataç benzeri bir inatla pozitivizmin fanatikliğini yapan kimse kalmadı. Asaf Hâlet Çelebi gibi kendi şiir dünyasını kurmak için naif bir tavırla dolaşanlara rastladıkça, "Allah'a inanır mısın, neden inanırsın?" gibi sorular soranlara rastlanmıyor...

    Edebiyat alanında eser veren genç sanatçıların çoğu edebiyat geleneğimizle doğrudan ilgi kurmak zorunda kalıyorlar. Şiir, hikâye ve roman gibi edebiyat türlerinde eser verenlerin geleneksiz bir edebiyatın yaşayamayacağını görüp anlamaları kaçınılmazdı.

    Mimari yanında resim ve hat gibi görsel yanı ağır basan türlerde eser veren sanatçıların İslâm sanatlarından yola çıkmaktan başka çareleri yok. Plastik sanatlarda olduğu kadar tiyatro ve sinema gibi görsel sanatlarda da geleneksel sanat türlerimizden yararlanmaya çalışanlar, aslında makul olana dönerek, Batı Avrupa'dan kurtulup özüne dönmüş oluyorlar.

    Akif'in Sebilürreşat, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu, Nureddin Topçu'nun Hareket ve Sezai Karakoç'un Diriliş adlı dergileriyle başlayan İslâma yeniden dönüş faaliyetleri, elbet Peyami Safa'nın Türk Düşüncesi, Tarık Buğra'nın yönetiminde yayınlanan Yol ve Mehmet Kaplan'ın gözetiminde yayınlanan İstanbul dergileriyle desteklenmiş ve din düşmanlığı artık kültür çevrelerinde eski gücünü kaybetmiştir. Yeni Sanat, Mavera ve Yedi İklim gibi dergiler ve bu yolda deneme, şiir ve hikâyeleri yayınlamış, yüzlerce genç sanatçının yetişmesine imkân hazırlamışlardır. Ardından da pek çok kültür ve sanat yayını yapan yayınevleri açıldı.

    Üniversal nitelikli bir şehirli edebiyat ancak bunların sayısının artması ve dünya çapında başarılar kazanması sayesinde gerçekleşecektir. Bunları yalnız biz değil, bizim öncülüğümüzde Türk ve İslam dünyasının aydınları başarabilirse, o zaman zihnin esaretten kurtulmamız mümkün olacaktır. Ancak bunu anlayınca kültür sömürgeliğinden kurtulabiliriz.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi