Gençlerin bunalımları ve çare

+ Yorum Gönder
İslami Konular ve İman Bölümünden Gençlerin bunalımları ve çare ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    mumsema
    Özel Üye
    Reklam

    Gençlerin bunalımları ve çare

    Reklam



    Gençlerin bunalımları ve çare

    Forum Alev
    GENÇLERİN, BUNALIMLARINA SEBEP YANLIŞ İNANÇLARDAN KURTULMALARI ANCAK SÜNNETE SARILMAKLADIR

    İnsan oğlunun ruhunda merkezlenmiş Allah Teala'nın varlığına inanmak, tabiî ve zarurîdir. Hiçbir insan Allah Teala'nın varlığını ruhen inkar edemez... ve etmez. Ne var ki inandıktan sonra insan doğru yoldan sapar ve bunalıma girer.

    Temel olarak sapma yolları ikidir:

    1. Allah Teala'nın varlığına inandıktan sonra, Allah Teala'yı mahluka, mahluku Allah Teala'ya kıyas ve benzetmektir. Mese*la ilmin zirvesine çıkan Hegel gibi filozoflar, kendi nefslerindeki enaniyeti yani benliklerini, ilah zannettiler... yahud uluhiyeti kendilerinde kıyas ettiler. Nitekim Marks, uluhiyeti sanata, sanatı da ulühiyete kıyas ederek maddeyi ilahlaştırdı.

    2. Beşerî gayelere ve nefsin hevasına uymaktan dolayı yoldan sapılır. Mesela yahudi ve hristiyanlar, Allah Teala'nın varlığına inandıkları halde nefslerine uyarak: yahudiler, Uluhiyetin kaya parçasıyla; hristiyanlar, İsa'nın beşeriyetiyle birleşebileceğini zan*nettiler... ve bu zandan dolayı saptılar.

    İşte bu zandan dolayı, kimisi cahil olan babalanna, kimisi riyaset ve servetçe güçlü olanlara uymakla yoldan sapar. Artık yoldan saptıktan sonra insan, neden korkarsa onu; yahud neyi severse onu kendine hedef eder. Böylece binnetice aklını ve şuurunu heder eder. Kimisi ırkçı olur; kimisi intikam peşine düşer; kimisi av peşine düşer, yani rızk... Bu hedeflerin peşine düşmekle hak ve doğru yoldan uzaklaşmaya başlar. On yediyle - on beşle yirmi beş yaş arasında, hak ve gerçek itikaddan uzaklaşmanın neticesinde, insan çırpınır... ve bedeninin şehrinde sık sık inkılablar yapar.

    Bu inkılablar içerisine giren; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e tam manasıyla uyan ve islam dîninden gerçek olarak anla*yanlardan birine rastlarsa, bunalımdan kur*tulur, değilse yuvarlanır.. Bak gayrı müslim bilginlerin çoğu, ya tımarhanede ya dağ ba*şındadır... veya kurtuluş çaresini, eline aldığı ipte bulur.. intihar veya çıldırmanın sebebi, inkardır, küfür ve yoldan sapmadır.

    Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanından itibaren şu ana kadar, hamdolsun hiçbir müslüman alim intihar etmemiştir.

    Hasılı, bunalım, inkarın semeresi; inkarsa intiharın sebebidir. Bu iki ağır zarardan kur*tulmanın çaresi, "La ilahe illallah Muhammed Rasulullah"ın manasını bilmek; bilgi üzere inanmak ve inancı tatbikata geçir*mektir. İşte insanın İslama gönül bağlaması; inanması demektir. Öyleyse,

    Birinci kelimenin manası: "Allah'tan baş*ka hiçbir ilah yoktur."

    Kendisinden korkulan yahud çok sevilen şeye, ilah denilir. Korkulacak veya hakîkî ve ciddî olarak sevilecek, Allah Teala'dan başkası olamaz. Fakat Allah Teala'nın Zat'ı görülmez. Ya çok gizli olduğundan veya çok açık olduğundan, Sıfatı ve Fiiliyle bilinir. El*bette O'nun sıfatlarını bilmek, O'nu tanımak demektir. Tanımak için rehbere ihtiyaç var. Allah Teala bu ihtiyacı gidermek için zaman zaman elçileri göndermiştir. Son elçi Hazreti Mustafa'dır.

    İkinci kelimenin manası: "Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Teala' nın Rasulü yani elçisidir."

    Binaenaleyh İslamın temeli, bu iki kelimenin manasını bilmektir. Hazreti Mustafa'yı tanımayan Allah Teala'yı tanıyamaz. Çünkü halihazırda ve kıyamete kadar, Allah Teala' nin dînine bağlı olan hristiyan ve yahudilerin bile, yine Allah Teala'ya inançlarını en doğru olarak bilip ortaya koyan, Hazreti Mustafa' dır. Onun sözüne yani hadislerine inanma*yan, Allah Teala'ya doğru olarak inanmaz, inanamaz. Bu doğru yolu, hak ve gerçeği bulmanın birinci kapışı, Hazreti Mustafa'nın sözleridir. Sonra, değiştirmeksizin sağlam kaynaklarla bu asra kadar, Allah Teala'nın Rasulü'nün sözlerini nakleden, ashab ve tabi'leridir. Demek ashab ve tabi'lerini tanı*mayan, Hazreti Mustafa'yı tanıyamaz.

    Gençlerin bunalım ve sapmalardan kurtuluşlarının yegane çaresi, Hazreti Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'in azametine, Onun ashabının şerefine inanmak; inançta, ahlakta ve ibadette, ashabın ardınca giden alimleri rehber tanımaktır.

    Yol İslam... Bu yolu tarif edenler, senedle ilimlerini alan gerçek alimlerdir. Bu hususta birçok ayet ve hadisler vardır; bu yol akıl ile bilinmez.

    Mesela, Allah Teala'dan korkmanın, O'nu sevmenin, O'na saygı göstermenin ne de*mek olduğunu tarif edenler; Allah Teala'nın Rasulü'nün ashabı ve ashabdan doğru senedlerle bugüne kadar İslam dînini nakleden alimlerdir.. Elbette bu alimlerin reisleri, yani mezhebleri devam edegelen alimler, başta Ebu Hanîfe İmam-ı A'zam, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed'dir. Ayet ve hadisleri onların anlayışıyla anlamayıp, kendi aklıyla anlamaya kalkışanlar, yoldan saparlar. De*mek sapmanın bir sebebi de mezhebsizliktir. Öyleyse Kur'an ve hadisleri, onların anlayı*ıyla anlamak gerekir.

    Aşağıda sıralayacağımız hakîkatlere inan*mak ve bu hakikatleri yol haritası gibi yanımıza almak da, doğru yoldan gitmeye vesile olabilir

    1. Nefsi arzularından kesmenin ve ruha sükunet vermenin çaresi, Allah Teala'nın sıfatlarına inanmak ve bilmektir. Hiçbir ka*vim, hiçbir reis, hani kanun çıkaran hiçbir servet, nefsi arzusundan ayıramaz. Ancak nefsi arzularından ayıran ve ruha sükunet veren. Allah Teala' nin isim ve sıfatlarını bil*mek. Sonra yüce ismini söylemektir. Buna zikir denir. Allah Teala: "Öyleyse Ben'i anın. Ben de sizi anayım..." ve: "...Dikkat edin!. Ruhlar Allah'ın zikriyle sükunet bu*lur." (Er-Ra'd 28) buyurmuştur.

    2. Arzulanan bir işin, akıbetini düşünmek gerekir. "Şunu yapsam yahud yesem, so*nuçta ne olur?.." Akıbetinin felaketini, mesela içki içmenin lezzetinden sonraki sarhoşluk rezaletini nazarı itibara alıp, lezzeti sarfı na*zarla akıbetinden tiksinmek, insanı olgunlaştırır.

    3. İşin akıbetini anlayabilmek için de, sa*dece akıl, müşahade ve tecrübe değil, şeriatle ölçmek gerekir. Şeriat bir şeyi tenkid et*tiyse, yani haram kıldıysa, insan oğlu o işin akibetini gürsün görmesin, felakettir. Öyleyse dînî bilgileri çoğaltmaya çalışmayı, adet haline getirmek gerekir.

    4. Mübah olan şeylerde insan, arzulamış olduğu maksadına ya ulaşır ya ulaşmaz. Ulaştığı takdirde aşırı keyfe ve sevgiye... ula*şamadığı takdirde üzüntüye girmekten sakın*mayı, adet edinmek gerekir. Zira ikisi de in*sanın düşmanıdır. Fakat bu ikisini, yani aşırı sevgi ve üzüntüyü bertaraf edecek tek husus, Allah Teala'nın takdîrine inanmaktır. Bi*rinci surette "Bunu Allah Teala bana verdi." diyerek sevgiyi Allah Teala'ya yöneltmek; ikinci surette "Allah Teala bana vermedi; de*mek nasib değilmiş." diyerek tekrar Allah Te*ala'ya yönelmekle, sevginin belası olan çıl*dırmaktan ve üzüntünün belası olan intihar*dan insan kurtulur. Nitekim bir hadîs-i şerifte:

    "Kadere inanan, kederden emin olur." buyrulmuştur. Demek ki tedbir, olayı engellemek için değil mesuliyetten kurtulmak içindir.

    5. Aleyhte gelen sebebleri bertaraf etmek gerekir, ki buna sabır denilir. Lehte gelen sebebleri hayrlı olan yerlerde değerlendirmeye çalışmak gerekir, ki buna şükür denilir. Manası şudur: insana faydalı olan her şey, Allah Teala'dan gelir. Birinci surette gelen faydalar, menfeatler, Allah Teala'nın merhametinin; ikinci surette gelen ise, kahrının eseridir. İşte burada kulun vazifesi, kahrından merhametine sığınmaktır. Sığınışın üç şekli vardır:

    a. "Allah Teala'dan başka faydayı veren, zararı kaldıran yoktur." diye inanmak..

    b. Faydalanmak ve zarardan kurtulmak için, kalben ve dille de Allah Teala'ya yal*varmak.. Buna dua denilir.

    c. Fiilen zararların sebeblerini bertaraf etmeye çalışmak.. Buna taat denilir.

    Mesela: Hasta olduğu vakit, hastalığın... ve kurtuluş için kullanılan ilaçlar vesilesiyle şifanın da Allah Teala'dan geldiğine inan*mak... dil ile "Ya Şâfî!" diye yalvarmak... fiilen doktorunun tavsiyesiyle ilaçları kullanmak.

    Böylece hisleri tahrik edip Allah Teala'nın yasaklarına yönelten ruhî her arzu, bir hasta*lığın başlangıcıdır. O arzu geldi mi, tedbir al*mak gerekir. Bu bir hakikattir. Mesela, şöyle kıyas edilir: Filozof ve beşerin ortaya koymuş oldukları vehmî ve hayalî olan hikmet, iffet ve şecaatle, bir insan zinadan korunamaz.. il*miyle, iffetiyle ve cesaretiyle beraber mağlub olur. Denilir ki: "Şu manzaradaki güle bak; yanaş; kokla; okşa; koparma!.." Buna imkan var mı?!.

    Allah Teala zinanın yapılmaması için beş mesaj verir: "İsmimi an; nefsinde kötülüğü düşünme." ... "Gözünü haramdan sakındır, bakma." ... "Zina çirkin bir hayasızlıktır; yanaşma."... "Yapma."... "Yaptığın takdirde seni cezalandırırım."

    Şimdi; ilk dört derecede dönene, Allah Teala mükafat vereceğini ifade eder.. Bak beşerin ıslahı burada.. "Arzundan dönersen mükafat veririm. Arzunu fiile geçirirsen ceza veririm." buyurur..

    Beşer ise; cezayı vermeyi bilir, mükafatı yoktur.. Suçu bilir, terk ettirme yollarım bil*mez..

    6. Allah Teala'nın görmeyeceği bir yer yoktur. Bilmediği bir şey yoktur.. Menfî arzu*ların ilk gelişi anında, şu kelimeleri dille söy*lemek ve ruhen dinlemekle nefs korkar; kirpi çekildiği gibi kılıfına çekilir; okunu da atsa zarar veremez:

    Allahu nâzırî (Allah beni kontrol eder); Allahu hâdırî (Allah hazırdır); Allahu maî (Allah benimle beraberdir).

    Her bir zikir veya dua, insanın ağzından çıkmasıyla kalıplaşır; nur kıvılcımları gibi cinnî şeytanı yakar; nefsin arzularını söndürür.. Onun için bu kelimeleri, manasını bilerek, diğer dua ve zikirler gibi Arabî lafızla söylemek şarttır. Aksi takdirde tesir etmez.

    7. Allah Teala'nın dîninden uzaklaştırıcı telkinleri, kimden gelirse gelsin, dinlememeyi adet edinmektir. Aksi takdirde, dinlenilen yaldızlı birtakım sözler, akla, kalbe ve ruha büyü olur; sihir gibi.. Dinledikten sonra artık insanın gözü görmez, kulağı işitmez olur.. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyruluyor:

    "Gerçekte beyanın bazısı sihirdir; ilmin bazısı cehildir; şiirin bazısı hikmettir; sözün bazısı iyaldir."

    İşte bu sihirden bir genç korundu mu, nefsinin arzularını kırmış, söndürmüş ve buna*lımdan kurtulmuş demektir.

    Ey genç kardeş!.. Nefs çocuk gibidir. Vaktinde onu sütten ayırsan; alışır, uslulaşır, olgunlaşır.. Alabildiğine emdirsen; o gençleşir, gürbüzleşir; sen ihtiyarlar, zayıflarsın.. Sen yaşlandıkça, o daha rahatça seni kar*puz gibi yere vurur; parçalar..

    Evet... Zikir... tevbe... dua... ta'dîl’i erkanla namaz... ve dîni öğrenmeyi adet et.. Emellerini ahiretteki sevaba bağla. Kurtulmuş olursun.

    KAYNAK: İNANÇLI GENÇLİK ŞUURU DİLARA YAYINLARI




  2. 2
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Gençlerin bunalımları ve çare

    Reklam



    "ta'dîl’i erkan" Ne demek Abi ? Çok Dikkatimi Vererek Okuyamadığım içinde özür dilerim..







  3. 3
    mumsema
    Özel Üye
    Alıntı YapRock Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    "ta'dîl’i erkan" Ne demek Abi ? Çok Dikkatimi Vererek Okuyamadığım içinde özür dilerim..

    TA'DİL-İ ERKAN

    Namazda rükû, rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sukûnet içinde ve yerli yerinde mutmain olarak yapmak.
    Ta'dîl, düzeltmek, kuvvetlendirmek demektir (İbn Manzûr, Lisânü'lArab, XI, 432). Erkân ise "rükn"ün çoğuludur. Kelime anlamlarıyla ta'dîl-i erkân, rükünlerin yerli yerinde yapılmasını ifade etmektedir.
    Allah Teâlâ Kur'an'da, Hz. Peygamber (s.a.s) de hadislerinde namazların gerektiği gibi kılınmasını özellikle belirtmiştir. Kur'an, namaz kılmayı ifade için "namaz kılmak" anl----- gelen "sallâ" fiili yerine "ekame" fiilini tercih etmiştir ki, bu kelime "hakkını vererek yapmak" anl----- gelmektedir. Hz. Paygamber de pek çok hadisinde bu konuyu işlemiştir.
    Ebû Hureyre (r.a)'ın rivâyetine göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.s) mescide girdi. O arada bir adam daha mescide girdi ve namaz kıldı. Sonra Hz. Peygambere gelerek selâm verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Dön ve namazını kıl; çünkü sen namaz kılmadın" buyurdu (Buhârî, Eymn, 15; Tirmizî, Salat, 110, İsti'zân, 4; Nesâî, İstiftâh, 7, Tatbîk, 15, Sehv, 67; İbn Mâce, İkâme, 72). Bir başka hadisinde Hz. Peygamber: Rükû ve secdeleri tamamlayın” buyurmuştur (Buharî, Eymân, 3; Müslim, Salât, III; Nesâî, Tatbîk, 16, 60). Diğer bir rivâyette de "Rükû ve secdelerinizi güzel yapın" (Ahmed b. Hanbel Müsned, II, 234, 319, 505) buyurulmuştur.
    Teberanî'nin el-Kebr'indeki bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.s) namaz kılarken rükûyu tam yapmayan, secdeye de yatıp kalkan bir adamı görünce: "Şu adam bu hali üzere ölse Muhammed milleti dışında ölmüş olurdu" buyurdu. Huzeyfe (r.a) rükû ve secdelerini tam yapmayan bir adamı gördü ve adam namazı bitirince, namazının olmadığını, eğer ölmüş olsa, sünnet üzere ölmeyeceğini; bir başka rivâyette de, Hz. Muhammed (s.a.s)'in yaratıldığı fıtratın dışında bir fıtrat üzere ölmüş olacağını hatırlattı (Buhârî, Ezan 119; Nesâî, Sehv, 66; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 384). Ayrıca Hz. Peygamber ahirette kişinin ilk sorguya çekileceği ibadetin namaz olduğunu haber vermektedir. Eğer namazı düzgün ise felah bulmuş, kurtulmuştur. Eğer namaz konusunda başarısız olmuş ise, hüsrana uğramıştır (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvud, Salât, 145; Nesâî, Salât, 9, Tahrîm, 2; İbn Mâce, İkâme, 202; Darimı, Salât, 91,...).
    Delâleti zannî olsa da, bu hadîslerin bütünü ele alındığında, neredeyse delâleti kat'î gibi görünmektedir. Bu nasslardan yola çıkan İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Ebû Yûsuf gibi fukahanın çoğunluğu ta'dîl-i erkanın farz olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre ise, ta'dl-i erkân vâciptir. Muhakkîk fukaha da bu görüşü tercih etmiştir. Bir gruba göre de ta'dîl-i erkan vacibe yakın sünnet-i müekkededir (Ali el-Kâr, Risâle fi'l-hâs alâ ta'dîli'l-erkân fi's-sâlât, Süleymaniye ktp, Es'ad Efendi, nr. 1690, vr. 127b; Tahtâvî, Hâşiye alâ Merâkı'l-felâh, İstanbul 1985, s. 202).
    Ancak İbnü'l-Hümâm'ın naklettiğine göre, İmam Muhammed ve Ebû Hanîfe'nin bu konudaki görüşlerinin Ebû Yusuf'un görüşüne benzediğini bildiren bir rivâyeti vardır. Nitekim İmam Muhammed'e rükû ve sücûdda i'tidâlin terki sorulduğunda "namazın câiz olmadığından korkarım" diye cevap vermiştir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a). Tercih edilen ve muteber olan görüş, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre ta'dîl-i erkânın vacip olduğu olduğudur (Tahtâvî, Haşiye alâ Merâkı'l-felâh, İstanbul 1985, s. 201).
    Ta'dl-i erkân'ın farz olduğunu söyleyen fukahaya göre, bunun terki halinde namaz bâtıl olur ve ta'dîl-i erkâna riayet ederek yeniden kılmak gerekir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 127b,128a). Vacip olduğunu söyleyenlere göre ise sehv secdesi gerekmektedir.
    Ta'dl-i erkân'a riayet'in ölçüsü rüknler arasında Sübhânallah diyecek kadar durmaktan ibarettir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a; Tahtâvî, Hâşiye alâ Merâkı'l felâh, İstanbul, 1985, s. 201). Buna göre, meselâ rükûdan doğrulduktan sonra dimdik ayakta durup, en az sübhânallah diyecek kadar beklemek ve daha sonra secdeye gitmek, secdeler arasında da en az sübhânallah diyecek kadar oturmak gerekmektedir.
    Hanefilerden bazıları rükû ve secdelerde i'tidâle riayet etmeyenin namazını iade etmesi gerektiği görüşündedir. Diğer bazısı da ta'dîl-i erkânın sehven terki halinde sehiv secdesi, kasden terki halinde ise namazın iadesi gerektiği görüşündedir (Ali el-Kârî, a.g.e., vr. 128a, 130a-b).
    Ta'dîl-i erkâna riayet etmeksizin kılınan namaz, sıfatındaki noksanlık sebebiyle kâsır (eksik) edâdır. Kasır eda ile ödenmiş yükümlülükteki eksiklik, misli varsa misliyle telâfi edilir. Eğer yoksa noksan olanın hükmü sâkıt olur ve noksanlıktan dolayı günah terettüp eder. Ta'dil-i erkânın misli olmadığından misli ile telâfisi mümkün değildir (Şâşı, el-Usûl, Beyrut 1402/1982, s. 150).

    Namazda, özellikle rükûdan sonra ayakta durma ve secdeden sonra oturma konusunda dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü bunlar hafif olarak hemen geçiştiriverilen yerlerdir. Buralarda hiçbir şey okunmasa dahi, bir tesbîha miktarı susarak durulmalıdır. Bu kadar durulmaz ise, namazı bozulmamakla beraber kişi günahkâr olur (Tahtâvî, a.g.e., s. 201).
    Saffet KÖSE/islam ansiklopedisi







  4. 4
    evin
    Yeni Üye
    Allah c.c. razı olsun...

  5. 5
    Zehra
    Üye
    Allah razi olsun güzel bir paylasim

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi