Paradigma

+ Yorum Gönder
Öğretim ve Edebi Türler Bölümünden Paradigma ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Fatal
    Özel Üye
    Reklam

    Paradigma

    Reklam



    Paradigma

    Forum Alev
    Paradigma Nedir?
    Rastladığım genişçe bir tanım şöyle idi:
    “Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını (kendisini ve etrafını) yorumlama, algılama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistem, düzenektir.”
    Bir başkası paradigma’ya çok kısaca, “algı düzeneği” diyordu.
    Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu bir TV programında kavramın açıklamasını çok daha pratiğe indirgeyerek, gözlüğünü çıkarıp sunucuya göstermiş ve “İşte bu” demişti.
    Nasıl bir gözlükle bakıyoruz dünyaya?
    Bir arayol bulup paradigma’yı, insanın yaş**ı (tabii ki, hem kendisini hem de etrafını) yorumlama ve algılama biçimi diye tanımlayalım.
    Paradigma’ya tam uyan Türkçe bir sözcük henüz oturtulamadı. Ben, “yaş**ı algılama biçimi” şeklinde kullanıyorum.
    Benim uzmanlık alanım iş yaş**ı olduğum için kullandığım zamanlarda da çoğunlukla, “yaş**ı algılama biçimi” yerine “iş yaş**ını algılama biçimi” derim. Tabii ki, sadece iş yaş**ından konuşulmuyorsa sadece, “yaş**ı” demek lazım. Zaten ikisini birbirinden ayırmak ne mümkün! Andre Gorz diye bir kişi şöyle demiş:
    “İnsanların kaçı kimliğini işinden bağımsız olarak tanımlayabilir?”

    Ulaş Bıçakcı
    Paradigma
    Vikipedi, özgür ansiklopedi

    Paradigma, model ya da kuramsal çerçeve anlamında teorik kelime. Türkçesi ictihad.
    Yunanca paradeigma'dan gelen kavramın popülerliğini sağlayan Thomas Samuel Kuhn'dur. Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında düşünsel çerçeve, kuramsallığın belirli bir terimi olarak ve kendisi de yirmi çeşit paradigmada kullanarak anlatır. Ana anlamı, bir bilim çevresine belli bir süre için, bir model sağlayan evrensel olarak kabul edilen bilimsel başarılar, olarak tanımlanır.
    Kuram, paradigma değildir. Paradigma olması için, yeni ve benzersiz olması, yeniliğinin gelecekteki çalışmalara kaynaklık edecek türde olması. Bir olağan paradigma, olağan bilim etkinliği kuramıdır. Bu kuram her şeyi çözemez, açıkta kalan sorunları görmezden gelir veya dosyalar. Bunlar ve getirdiği sorunlar büyüyüp de kuramın başına bela olduğu zaman, bilim adamı veya bilim adamları çözüm bulmak zorunda kalırlar. Ve olağanüstü paradigma dönemi gelir. Olağan dönem iflas etmiştir. Kriz döneminde bilim adamı (örneğin Ziya Gökalp bir kriz geçirmiştir), yeni paradigma oluşturmak zorundadır. Paradigma değişikliği denilen olay budur. Bir bunalım dönemi gelir ve herşey altüst olur. Kavramların yerli yerine konması için belki bütün teori baştan alınır. Ancak bu olağanüstü dönemde eski paradigmalar direnirler, teoriden kopmalar çatışmalara yol açar (örneğin Marksizm).
    Terim olarak Thomas Samuel Kuhn'un kullanmasından önce Herodotos, Platon, Aristoteles'de geçer. Ancak bilinen kesin anlamına ve bilim felsefesindeki tartışmasız konumuna Kuhn ile ulaşmıştır. Terimin amacı geniş bir düşünsel çerçevedir. Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında 21 farklı anlamda kullanılır. Esas olarak, bir bilim çevresine belli bir süre için egemen olan model, anlamını verir. Bir kuramın paradigma olması için öyle bir yenilik getirmesi lazımdır ki, hem rakipleri varsa şaşırsın ve hayran olsun, hem de çağını aşarak ilerideki görüşlere kapı açsın. Olağan paradigma da zamanla çözemediği sorunlar olduğunda bunalıma düşer ve olaganüstü arayışlara girer ki bu döneme paradigma değişikliği hakimdir. Kuhn, bu anlamda bilimsel bilginin gelişiminin Bilimdeki devrimsel/sıçramalı gelişmelerle meydana gelidiğini belirtir. Belirli bir egemen paradigma artık geçerliliğini yitirmeye başladığında kendiliğinden yeni bir paradigmaya yerini bırakmaz, aksine bu devrimsel süreçlere benzeyen aşamalar gösterir. Paradigma değişiklikleri eskisinde büyük yıkımlara yol açar. Belirli bir paradigmanın belirli bir zamandaki geçerliliği, sözkonusu paradigmanın genel-kabuledilirliği ile ilintilidir.




  2. 2
    Fatal
    Özel Üye

    --->: Paradigma

    Reklam



    Thomas Kuhn ve Bilimsel Paradigma

    Thomas Kuhn gerek pozitif gerekse de sosyal bilimlerin önemli bir sorununa kendi bakış açısıyla farklı açılımlar getirmektedir. Bilim felsefesi pozitivizmden beri tek yönlü olarak ele alınmakta ve bu tek yön üzerinde tartışılmaktaydı.
    Kuhn bilimsel metodların zamanla değişiminin mümkün olduğunu ancak bunun eskimiş bir bakış açısından değil tamamen yeni bir düşünce biçimiyle egemen olabileceğini iddia eder. Bilimsel düşünüş yöntemine paradigma adını veren Kuhn, paradigmaların birbirinin yerini alarak ilerlediğini üzerinde durmaktadır.
    Paradigma çoğunluğun olguları algılama şekli olarak tanımlanabilir. Bakış açıları toplumdan topluma ve zamandan zamana değiştiğinden tam ve ayrıntılı bir paradigma tarifi Kuhn tarafından yapılmaz. Ancak ne olduğundan çok ne işe yaradığı daha önemlidir. Zira bilimselliğin temeli paradigmadır.
    Kuhn bilimsel devrimi açıklamaya olağan bilim (normal science) adını verdiği durumdan başlar. Buna göre olağan bilimde karşılaşılan sorunlar içinde bulunulan paradigma ile çözülür ve böylece sorunlar çözülerek ilerlenir. Ancak bir süre sonra sorunlara çözüm bulunamaz olur. Bu çözülememezlik durumunu buhran (crisis) olarak adlandıran Kuhn bilimadamlarının bunu açıklayabilmek için eski paradigmayı terk edip yeni bir paradigma oluşturacaklarını ve bu yeni paradigma üzerine bilimi inşa edeceklerini söyler. Bu süreci ise devrim (revolution) olarak adlandırır.
    Paradigma kayması (paradigm shift) gerçekleştikten sonra artık ilk baştaki olağan bilim durumuna dönülür. Yalnız olağan bilim artık yeni bir paradigmaya sahiptir ve eski olağan bilimle karşılaştırılamaz. Karşılaştırılamaz olması önemlidir zira ikisi arasında ortak bir paydanın mümkün olmadığını iddia eder Thomas Kuhn. Paradigma değişimi bu bakımdan çok kilit bir öneme sahiptir.
    Thomas Kuhn devrimler yoluyla açıkladığı bilimsel gelişmede olağan zamanlarda birikimsel ilerlemenin mümkün olduğunu ancak değişim dönemlerinde bu birikimin yerini çatışmaya bıraktığını söyler. Sonuçta pozitivizmin her zaman birikimci ilerleme tezine karşı çıkar.
    Paradigma sosyal bilimlerde geniş halk kitlelerini ilgilendiren konularda da etkisini göstermektedir. Farklı paradigmalara sahip bilimsel, siyasi ve soysal akımların çatışması bu bağlamda incelenmelidir. Örneğin Marx’ın ekonomik paradigması klasik iktisatçıların paradigmasından tamamen farklıdır. Kendi bulduğu artı değer kavramının klasik iktisatta yeri yoktur. Kar, servet gibi tanımlamalar artı değeri açıklamamaktadır. Bu durum paradigma farklılığının doğuracağı sonuçları açıklaması açısından önemlidir.
    Sonuçta Thomas Kuhn sürekli bilimsel ilerleme yerine paradigmaya dayalı göreceli bir bilim anlayışını savunmaktadır. Buna göre farklı paradigmalar arasında veya bu paradigma içindeki bilimsel olgular birbiriyle karşılaştırılamazlar. Karşılaştırmak için gerekli veri de hiçbir zaman bulunamaz. Zira paradigma düşünsel her olguyu sarmalar ve ondan bağımsız olamaz. Bilimsel düşüncenin temeli de mevcut paradigmadır.








  3. 3
    Fatal
    Özel Üye
    Thomas Kuhn ve Paradigma

    Bilim dünyasının en önemli felsefecilerinden biri olan Thomas Kuhn’un ortaya çıkardığı felsefik tartışmalarla yeni bir boyut yarattığı kesinlikle tartışılmaz bir olgudur.
    Thomas Kuhn’un paradigma kavramı, belli öğelerin oluşturduğu -ki bu öğeler tüm simgesel genellemeleri, metafizik kavramını, değerleri ve örnekleri kapsamaktadır- normal bilimi vareden, olmaz ise olmaz olgulardan biri olarak söylenebilir. Bu paradigmaların veri kabul edilip üzerinde çalışma yapılması, normal bilimin gelişim sürecinde oldukça önem taşımaktadır. Normal bilimin dönüşüm süreçleri konusundaki somut görüşü, bir bakıma bilimsel çalışmaların bilimi ve ana teorileri farklı evrelere taşımasını sağlamaktadır.
    Thomas Kuhn, bu dönüşüm süreçlerini ‘bilim öncesi’ evresi ile başlatmaktadır. Bilim öncesi süreci daha sonra gelişim gösterek ‘normal bilim’ olarak yerini almıştır. Normal bilimin belli bir evreden sonra daha da gelişerek ters olguların çatışmalarının sonucunda bir noktadan sonra tıkanmasına ve normal bilimin bir kriz sürecine girmesine neden olduğunu savunmaktadır. Bu kriz süreçlerinin, bir bakıma normal bilimi farklı bir tabana taşıyarak bir devrim ile yeni normal bilimin ortaya çıkmasını sağladığını söylemektedir.
    Bu yeni bilimin gelişim sürecinin de eninde sonunda bir krize maruz kalacağı kaçınılmaz olacak ve bu da yeni normal bilimi daha da yeni bir sürece taşıyacaktır.
    Bilim Öncesi --> Normal Bilim --> Kriz- Devrim --> Yeni Normal Bilim --> Yeni Bunalımlar
    Bu döngüdeki en önemli kısımlardan biri, normal bilimin tıkanma noktasında ortaya çıkan kriz safhası ve oluşan bilimsel devrimin oluşumudur. Bu devrim yeni oluşumları ve yeni paradigmaları kendisiyle beraberinde getirmektedir ve yeni normal bilimin temellerini atmaktadır. Ancak ne var ki, bu yeni bilim sürecinin de, er ya da geç tekrar bir kriz ortamına yani yeni bulalımlara girmesi kaçınılmaz olacağı, Kuhn tarafından iddia edilmektedir.
    Kuhn, normal bilimi, paradigma kurallarınca yönlendirilen bir bulmaca-çözme faaliyetleri olarak belirtmektedir. Bu bulmacalar, hem teorik bulmacalar hem de deneysel doğayla ilgili bulmacalardır. (Normal Bilimin bilim adamlarının, bir paradigmanın, paradigma içinde yöneltilen bulmacaların çözümü için gerekli koşulları sağladığını önceden kabul etmeleri gerekmektedir.) Kuhn, bu bulmaca çözmedeki başarısızlık, paradigmanın yetersizliğinden çok bilim adamının yetersizliğinden kaynaklandığını savunmaktadır.
    Çözüme direnen bulmacalar, bir paradigmanın yanlışlamaları olmaktan çok anomaliler olarak gözükmektedir. Tüm paradigmaların anomalilerinin söz konusu olması gayet doğal bir durumdur ve Kuhn tüm yanlışlamacılık imalarını reddetmektedir.
    Ancak, burada tartışılması gereken konu, Thomas Kuhn’un bu döngüsünün “normal bilim” için yapılmış olmasıdır. Sosyal bilimlerin göz ardı edildiği ve ana bilinen bilimler dışında olduğu gibi sezinlemelere yol açmaktadır. Sosyal bilimde, Kuhn’un bahsettiği paradigma ve paradigma döngüsü, “Acaba gerçekten işlemekte midir?” sorusunu akıllarda bırakmaktadır. Şu bir gerçektir ki, sosyal bilimi normal bilimden ayıran en önemli özellik, sadece “sosyal” kelimesinin kullanılmış olması değildir. İnsan baz alındığında, sosyal bilimin varlığı gerçekten de ortaya çıkmaktadır. Normal bilimlerde ana merkez noktasının doğa ve çeşitli güçler olması, yani nesnelliğe dönüştürülmüş olması, zaman zaman öznel bakış açısını göz ardı etmelerine sebep olmaktadır. Kişilerin dünyayı ne biçimde kurguladıkları önemlidir. Aslında öznel bir varlık olan insanın, olayları kurgulama biçiminde nesnel davranma çabalarının, pozitivist bakış açısının bir başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Sosyal bilimin uğraştığı tüm alanlar içerisinde pozitivist bir bakış açısı söz konusu olup olamayacağı da başka bir tartışma konusudur.
    Buradaki en büyük ayırım, belki de dünyayı kurgulama biçimleri olarak söylenebilir.
    Uygulamaya dönük çalışmalar, sosyal bilimler içerisinde rahatsız edici bir varlığa sahip olmak yerine, belki de Kuhn’un döngüsü içerisindeki evrelerin bir şekilde işlemesini sağlayabilir. Ancak, yorumsamacı ve eleştirel bir yaklaşımın katkısının da inkar edilmesi mümkün gözükmemektedir. İşte bu bağlamda, sosyal bilim içerisindeki dönüşümün sağlanması, bir bakıma uygulama ve yorumun yaratacağı yenilikler ve devrimlerle söz konusu olabilir. Bu devrim, döngünün işlemesini ve belki de zıt görüşler olarak bilinen kuramların bile, birlikte kullanılarak buna yardımcı olabileceği söylenebilir.
    Kuhn’un normal bilimler için söylediği bu döngü, aslında pozitivist bakış açısı ile şekillendirilmiş bilimsel araştırmanın bir ilerlemeye neden olduğu tartışmasını yaratmaktadır. Ancak, pozitivizmin altını çizdiği ve uygulamaya geçirdiği metodolojik bakış açısının, aslında ölçme ve formüle etme çabaları bakımından, her bilim için gerekli olup olmadığı da tartışılan bir olgudur. Burada önemli olan, hangi metodolojinin kullanıldığından ziyade, belki de çalışılan alan içerisine katkısıdır. Ancak, bu katkının derecesi ve gerçekten de bir katkı sağlayıp sağlamadığı konusu da, belki belli kesimler tarafından tartışılacaktır. Bu tartışmaların bile bilimin gelişiminde belli bir aşama sağlayacağı kesindir.
    İki ayrı uçta bulunduğu iddia edilen matematik ve felsefe bile, aslında belli alanlarda birleşip farklı bir disiplin adı altında yer alabilir. Ancak, burada önemli olan; bu iki ters alanlar diye savunulan bu disiplinlerin, amaç bakımından kullanımda ve uygulamada ortak bir yön oluşturmalarıdır.








  4. 4
    Fatal
    Özel Üye
    Paradigma Felci

    Doğan Kökdemir

    ELYADAL


    Siyaset, yönetim, iktisat ya da spor ve sanat gibi alanlarda üretim yapan insanların yaşantılarında başarı öyküleri olduğu kadar başarısızlıklara dair anılar da bulunmaktadır. TRT’li yılların ünlü Uzay Yolu dizisindeki imrendiğimiz ve bir o kadar da beğendiğimiz Mr. Spock gibi canlılar değiliz hiçbirimiz. Mr. Spock rasyonel ve duygusallıktan uzak karar verme süreçleriyle neredeyse her zaman en doğru kararları verirdi. Ancak, gemileri Atılgan’ın kaptanı olan Kirk ise bütün karizması ve mürettabatı tarafından sevilmesine rağmen pek de seyrek olmayan frekanslarda hata yapardı. Kararları tamamen mantıksız değildi kuşkusuz, ama kendisinden daha mekanik düşünen Mr. Spock’a göre çok daha insaniydi. Biz, her ikisini de çok sevdik.

    İnsanlar, diğer insanların başarılarından daha çok başarısızlıkları konusunda konuşmayı tercih ediyorlar. Benzer bir yatkınlık olarak, karşımızdaki insanların davranışlarını ya da onların başlarına gelen olayların nedenlerini açıklamaya çalışırken içsel (kişiye ait) nedenler kullanmaktayız. Çevrenin etkilerini çoğu zaman görmezden geliyoruz. Belki gerçekten de kişisel nedenlerin önemi büyük, belki çevresel koşullar sandığımızdan çok daha etkili; bunun cevabını tam olarak bilme şansımız olduğunu sanmıyorum ancak yönetici durumundaki kişilerin benzer durumlardaki davranışlarını da gözönüne aldığımızda ne kadar haksız da görünse, başarısızlıkların belki de en önemli nedeni kişilerin kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

    Başarısızlık, önemli bir kavram. Hatta, tersi olan başarıdan da önemli; çünkü başarı daha çok yapılan işe yönelik bir atıf içerse de, başarısızlık kelimesi ile sadece işe değil aynı zamanda kişiye de birtakım özellikler, duygular, düşünceler ya da davranışlar eklemiş oluyoruz. Kavram önemli ancak tanımının ne olduğu konusunda herkes aynı fikirde olmayabilir; daha doğrusu herhangi bir sonucun başarı ya da başarısızlık olarak algılanması kişiden kişiye değişebilir. Bazıları için Türk A Milli Futbol Takımınının teknik direkttörü Şenol Güneş, Galatasaray’ın artık kulüple sembolleşmiş teknik adamı Fatih Terim, son milletvekili seçimlerinin iki “galibi” Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal başarılı görünebilir. Çünkü hepsinin kendi görevleri süresince kendilerine, çevrelerine ve yaşadıkları topluma kattıkları yadsınamaz. Ancak, ben kişisel olarak yukarıda isimleri geçenlerin tamamını bütün iyi niyet, yetkinlik ve çabalarına rağmen başarısız olarak değerlendiriyorum ve bu başarısızlığın olası pek çok nedeni arasından paradigma felcinin ya da daha açık bir ifadeyle “daha önce işe yaradı, bu sefer de yarar” inancının onların başarısızlığında çok etkili olduğunu düşünüyorum.

    Fatih Terim, yakın geçmişte neden çok başarılı bir teknik direkttör olarak gösteriliyordu? Çünkü konuşması, duruşu, futbolcularla olan tatlı sert ilişkisi, yani genel olarak bizlerin karizma adını verdiği genel tavrı işe yarayan, etkili bir özellikti. Peki şimdi aynı özelliklere sahip değil mi Fatih Terim ya da bu özellikler artık futbolda önemli değil mi? Birkaç sene içerisinde başarıya yol açan stratejiler bir anda değişti mi? Zaman zaman futbol yorumcuları, takımın eski takım olmadığını, Galatasaray’ın ve Fatih Terim’in Hagi gibi bir futbolcu bulamadıklarını dile getiriyorlar. Bunun etkisinin olmadığını iddia etmek doğru olmayacaktır ancak Hagi ya da herhangi bir futbolcunun yokluğu eğer bir takımı bu kadar etkiliyorsa, teknik kadronun ne iş yaptığını sormamız gerekmez mi? Başarısızlığın temel nedeni paradigma felci gibi duruyor. Yani, bütün değişikliklere ve yenilenmelere rağmen Fatih Terim’de bir şey değişmedi. Değişmedi çünkü aynı Fatih Terim aynı özellikleriyle daha önce çok büyük başarılara imza atmıştı. Neden başarılı olduğu bir stratejiyi değiştirsindi ki? Eğer daha önce otoriter olmak, takımda tek söz sahibi kişi olmak ya da benzeri diğer yollar başarıya yol açtıysa neden aynı başarı şimdi de tekrarlanmasındı?

    Tabii ki insanlar başarılı olan stratejilerden kolay kolay vazgeçmek istemez ancak yarışmaya dayalı alanlarda başarılı olduğunuzda, bu başarının nedeni olan stratejiniz (paradigmanız) artık o kadar açığa çıkmıştır ki, hem rakipleriniz bir dahaki sefere daha dikkatli olacaklardır hem de sizin planlarınıza uygulamaya sokmak için işbirliği yaptığınız kişiler tekrar aynı şeyleri gördüklerinde bir önceki heyecanlı tepkileri vermeyecektir. “Daha önce işe yaradı, bu sefer de yarar” inancı; kendini geliştirmeyi hedefleyen, amaçları olan, başarıyı arayan ve o andaki gidişatı değiştirmeyi hedefleyen insanların kendilerine yapacakları en büyük kötülük gibi görünüyor.

    Aynı inanç Senol Güneş için de geçerli değil mi? “Bu futbolcularla, bu taktikle dünya üçüncüsü oldum” inancı onu önlenemez sona getirmedi mi? Güneş, takım olmanın en önemli kuralı unuttu: Takımlar sürelidir; görevlerinin bir sonu vardır ve bunu devretmek, kendilerinde gerekli değişiklikleri yapmak zorundadırlar. Değişime direnmek sadece ve sadece Şenol Güneş örneğinde olduğu gibi bize zaman kaybettirir, kazandırdığı herhangi bir şey varsa bile sanırım ben farkında değilim.

    “Kasımpaşalılık”, etkili bir konuşma şekli, gözdağı verme, “halk adamı” görünme daha ne kadar yarayacak Tayyip Erdoğan’ın işine? Seçmenler çabuk sıkılır. Aynı özelliklerin, söylemlerin ilk ortaya çıktığı zaman yarattığı etki ile bu etkiye neden olan özelliklerin tekrarlanması sonucu ortaya çıkan beğeniler arasında çok büyük farklar var. Seçmenin kafasında “hep aynı şeyler” yargısı oluşursa, söylemler ne kadar mantıklı ve toplum için faydalı olursa olsun ilk ortaya kondukları andaki önem ve şiddetlerini kaybederler. Daha yeni olanın kazanması süpriz olmayacaktır. Siyasette yeni olan oluşumların, örneğin Genç Parti'nin, seçmenlerden önemli ölçüde destek görmesinin nedeni söylemlerin rasyonelliği değil, yeni bir paradigma içermesidir. Deniz Baykal da söylediği şeyler yanlış olduğu için değil, yeni bir şey söylemediği için başarısız olmadı mı?

    Burada akla takılan soru(n), daha önce kullanılan ve etkili olduğu bilinen yönetim stratejilerinin ve yaklaşımların mutlaka değiştirilmesi gerekip gerekmediği. Daha önce politik söylemlerinde dürüstlük, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları kullanan partiler (örneğin, CHP) sadece değişme misyonu gereğince bu ilkelerden vaz mı geçmeli? Kuşkusuz hayır. Paradigma felcinin önüne geçmeye çalışmak, bütün ilkelerin değiştirilmesi, hergün diğer insanların karşısına farklı yapılarla çıkmak değil; böyle de olmamalı. Yapılması gereken karşılaşılan yeni durumlar ve sorunlar karşısında üzerinde çok da düşünmeden süregelen yöntemleri uygulamak yerine, yeni oluşumların yeni olduğunu kabul etmek ve bunların eski yöntemlerle çözülemeyeceği olasılığını hesaba katmak olmalıdır. Ancak, bütün bu uygulamaları yapabilmek için, öncelikle o ana kadar kullanılan paradigmaların yol açtığı sonuçların neden olduğu başarısızlığı kabul etmek gerekir. Eğer, “biz oyumuzu iki kat artırdık” derseniz, korkarım ki aynı paradigmada ısrar eder ve bir dahaki seçimde daha büyük bir yenilgi ile karşı karşıya kalırsınız.

    Değişim için cesaret gereklidir ve cesaret, hiçbir şeyden korkmamak değil, korkuya rağmen doğru olanı yapmaktır.



+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi