Can Dündar Yazıları..

+ Yorum Gönder
Öğretim ve Edebi Türler Bölümünden Can Dündar Yazıları.. ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Reklam

    Can Dündar Yazıları..

    Reklam



    Can Dündar Yazıları..

    Forum Alev
    Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için,
    bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bugününden vazgeçmek,
    ve içinde her nasılsa saklamayı başarmış bir yarın heyecanının kanadına
    tutunarak havalanmak cesaret ister.


    Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki,
    ruhuna gömülü çocuğu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi
    uyandırıp dört nala ilerlemek, yaman bir karara dönüşür.


    Zordur insanın onca zaman bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup
    ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi...
    Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar.


    Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında
    külden köprüler bırakarak, meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar....


    Yıkılan sırat köprüsüdür....
    Geçer ve orada kalırsınız:
    cennetse cennet, cehennemse cehennem...
    Dönüşü yoktur....


    Can Dündar



  2. 2
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Can Dündar Yazıları

    Reklam



    Pia'nın peşinde...

    "Pia"yı tanır mısınız? Pia, Attila İlhan'ın şiirinde bir meçhulün adıdır.

    Şair bir şehre geldiği vakit, Pia başka bir şehre gider hep...
    O yüzden "Ne olur, kim olduğunu bilsem Pia'nın/ellerini bir tutsam, ölsem" der İlhan...
    Üstada bu ayki Mag'da "içindeki kadınlar" soruyorlar; şöyle diyor:
    "Belki de o kadın aslında Pia... O hiç olmayan kadın... Aklımda kalanlar, imkansız aşkların kadınları... Yaşanmış aşklar kalmıyor. Bitiriyorsunuz karşılıklı... Hatırlanan, askıda kalmış aşklar..."
    Gülay Göktürk ; "aşk"ı, "karşındakini tanımamaktan, bilinmezlikten kaynaklanan bir duygu" diye tanımlıyordu:
    "Aynı evde yaşayınca bilmeye, tanımaya başlıyorsun. Aşk da uçup gidiyor".
    Ne garip değil mi?
    Kadın ve erkek, Adem ile Havva'dan beridir hep o "yasak meyve"nin peşinde koşup durdular. Kim bilir kaç kuşaktır sabırla, özlemle, ümitle, ölesiye, birbirlerine kavuşacakları, bir yastığa baş koyacakları günü beklediler.
    "Aşk-ı Memnu", gözünü vuslata dikti asırlarca...
    Bu marazi tutku, şiirlerden, masallardan koca bir külliyat doğurdu.
    Sonra...
    Gün geldi; devir değişti. "Sevenleri ayıran zalimler" devrildi.
    Eros, tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.
    Sevenler nihayet kavuştular.
    Ve buluştukları anda aşk, uçarken bahar kokuları saçarak rengarenk parıldayan narin bir sabun köpüğü gibi sönüp dağıldı avuçlarında...
    Anlaşıldı ki vuslat, aşkın miladı değil, celladıymış.


    * * *

    Yüzünü bile görmediği sevdalısı için dağlar delen Ferhat, asrımızda nihayet vuslata erince Şirin'e dönüp bakmaz, internet başından kalkmaz oldu.
    Sevdalısını bir kez görebilmek uğruna yıllarca pencerede bekleyen Leyla, evleneli beri, Mecnun'u kafaya takmaz, merak edip cama çıkmaz oldu.
    O zaman anlaşıldı ki, aşk gücünü kıstırılmışlığından alıyor, karşılıksızlığından, naçarlığından besleniyor.
    Aşıklar yakınlaştıkça, aşk uzaklaşıyor.
    Nazım "Sende ben uzaklığı, sende ben imkansızlığı seviyorum" diye yazmıştı sevdalısına... Çünkü Veysel'in değindiği gibi, deryaya akan bir nehir, aslında deryaya değil, mütemadiyen ve hararetle ona doğru çağlamaya tutkundu.
    Cazip olan, maksut mahalden ziyade; bizatihi seyahatti.
    Aşk bir tahayyüldür.
    Ebediyen müptelası olacağınız bir serap...
    Dokununca dağılan bir kumdan kale...
    Ben bu sırra ilk kez Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı"nda ermiştim. Duvarda fotoğrafını görüp vurulduğu kızın gerçeğiyle karşılaşınca dünyası yıkılan Boyacı Halil, sonunda kendi tahayyülünün hakikatin sıradanlığıyla aşınmasına izin vermemiş, kızı bırakıp sevdiği fotoğrafla göle açılmıştı.
    Zor olan da budur zaten:
    Aşkı her daim kendinde yaşatabilmek...
    Bu anlamda aşk tek kişiliktir.
    Bizim icadımızdır. Meçhule adanmışlığımız... gönüllü esaretimiz... bir muammanın peşinde tarumar olmayı göze alışımız...
    İnsanoğlu birbirine varıp birbirini tükettiğinden beridir, ancak kafasındaki hayale tutunarak mutlu olabiliyor; her gördüğünde o hayali arıyor, her sevdiğini o hayal sanıyor, her hayal kırıklığının kahredici keyfinden melankolik bir haz alıyor.
    Ve yeniden Mecnun'a dönüyor.
    Bugün "aşk devri"nden kalma bir sihirli lambayı umarsızca ovalayıp duruyorsak o yüzdendir...
    Belki Pia ansızın çıkıp gelir diye...

    Can Dündar







  3. 3
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden
    Kaç kopya çıkarılabileceğini?

    Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın far­kında mısınız?
    İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman oldukları­nızla nasıl çaresizce baş­ka başka dünyalara doğ­ru kanat çırpmaya
    çabaladığınızı farkediyor musunuz?
    Bir dost nikahının or­tasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün ce­nazesinde karşılaştığı­nız eski bir sevgiliyle çı­kagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarat­tığını biliyor musunuz?
    Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?
    Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken in­sanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. So­nunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, iş­kolik kopyalar türüyor.
    Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûru­nu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.
    Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsu­nuz:
    Sahi kaç kopyayız biz?
    Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?
    Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıl­tısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?
    Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...
    Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve göz­yaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı na­sıl kendinize bile söylemeye cesaret edemedi­ğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?

    Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfaların­dan oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı at­mak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi ha­tırlıyorsunuz, üzülerek mi..?
    Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor mu­sunuz?
    Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuştu­ruyor musunuz hiç...?

    Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağı­nı denetleyebiliyor musunuz?
    Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misi­niz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benzi­yor?
    Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?
    Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç su­ret bırakacaksınız?
    Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?
    Sahi, kaç kopyasınız siz...?
    Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?

    Can DÜNDAR







  4. 4
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Bavulları hep toplu durmalı insanın...
    Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...

    Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
    İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
    Yalnızlığa alışmalı...


    Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
    Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.
    Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.


    İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...
    Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
    Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

    "Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...

    Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
    Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
    Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
    O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...
    Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı...
    Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
    Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...
    Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...


    Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
    Yollarla barışmalı...
    Yalnızlığa alışmalı...

    Can Dündar

  5. 5
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.
    Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

    Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?


    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.


    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.


    Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.


    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.


    Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.


    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.


    Neler yazmışım diye merakımdan.


    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

    Can Dündar

  6. 6
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    eski bayram kokuları...


    Ah nerde o eski bayramlar diye başlayan bir yazı yazabilecek yaşa gelmeyi epey bekledim.

    Sanıyorum artık vaktidir. Yaşım müsait. Dedemlerden "rahmetli" diye söz ediyorum nicedir, anneannem "Allahım elden ayaktan düşürmeden al yanına" duasında...

    Her bayramı bir arada "bayram gibi" kutlayan o koca aile, telefonda bayramlaşıyor kaç zamandır...

    "Modernleştikçe" uzaklaştık çokları gibi biz de... Tek sobanın etrafına kümelenip sohbet etmeler bitti. Kaloriferle ısı odalara yayılınca, sohbetlerin keyfi de dağılıp gitti. Yer sofrasından masaya terfi edilince tadı kaçtı yemeklerin... Telefonda "görüş"ür olduk, "görüş" mesafesinin dışından...

    Eski bayramlar, "tatil" oldu.



    * * *



    Herkesin bayram imgeleri vardır.

    Benimki taş zeminde sabun kokusudur uyanınca burnuma çalan... Bir de coşkulu fasıl sesi, kallavi ahşap radyodan yayılan...

    Sabah namazıdır, babamın dizi dibinde, dizimde ağrılarla "kılar gibi yaptığım..."

    Bayram harçlığıdır, annemin elinden kaptığım...

    Kapıda ramazan davulcusudur; bakkalda Arap kızı sakızı, sokakta lak­lak ve çatapat... Bilyede "müselles", "lik"te tumba... Tozlu tarlada tek kale maçtır, "Oğlum daha yeni almadık mı papuçlarını!" nakaratı eşliğinde oynanan...

    Badem şekeridir bayram; kolalı beyaz mendil ve yandan ayrılmış saçta bir avuç kolonya kokusu...

    Büyük Sinema'da "Taşa Saplanan Kılıç "tır, bir türlü çıkarılamayan... ya da televizyonda

    "Bizim Sokak"ın siyah-beyaz dedesi, oyuncak yapan...

    Kevser anneannemin bahçesinde silkelenen duttur, Ülkü'yle büyüğünü kapmak için didiştiğim... Abduş dayımla uçurtma uçurmaktır, Mustafa dayımdan para aşırmak... Gülsüm teyzemle eğlenip, Perihan teyzemle dertleşmektir.

    Öğleyin önce un serpilip yoğrulan, sonra oklavayla açılan hamurun, tencere kapağı marifetiyle yarım aydan çiğ böreklere dönüşmesini merakla izlemek ve içine gizlice konan bakır 5 kuruşa ulaşma umuduyla özenle çiğnemektir.

    Rahmetli Nuri dedemin kucağında "Mebus olursun inşallah" duasıdır, mebusun ne olduğunu bilmeden dinlediğim...

    Taşlık sofada yer minderidir, ipten salıncakla inatçı bir sinek vızıltısı eşliğinde deliksiz öğle uykusu...

    Sonra baba tarafında, Adil Bey'le Saniye Hanım'ın evinde, "ikinci devre..."

    Bu kez halaların, amcaların kucağında bayram keyfi... Handan haladan şiirler, Sevim haladan ninniler, Fethiye haladan türküler... Kamil amcadan, Aydın amcadan hediyeler... Melih' le, Ateş' le, Atilla'yla, Necati Cumalı’nın

    deyişiyle "pembe yüzlü çocuklar"dık bayramlarda, "öyle pembe ki burun delikleri yavru tavşanlar gibi..."



    * * *



    Bu sabah, o eski bayramların kokusu geliyor burnuma, tütüyor burnumda...

    Yaşlanıyorum galiba...

    O bakırdan 5 kuruşun, peşinde değilim...

    Mendiller kolalanmasa da olur, saçlar kolonyalanmasa da...

    Lakin sevgiler ertelenirse olmaz... Sevmenin değer vermek, kıymet bilmek, hatır sormak, yardıma koşmak, kapı çalmak, dua almak olduğunu anladım. En çok ondan özlüyorum geniş aile sofralarını...

    Ölen eski bayramlar değil aslında; eski duyarlılıklar...

    Onları yaşatabilsek, bayramlar da yaşar.

    Bu sabah, elinden tutup oğlumu, yukarıdaki listedeki herkesi gezdirmek istiyorum.

    Bir kısmı için çok geç kaldım.

    Geç kalmadıklarımla bari doyasıya bayramlaşayım.

    Siz de öyle yapın: sevdayı, vefayı başka bayrama ertelemeyin.


    Can Dündar


  7. 7
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    İKİNCİ EL ERKEKLER

    Pop şarkıcısı Pınar Aylin, Kelebek'te diyor ki: "İnsan ilişkileri sahte... Etrafıma bakıyorum; genç kızlardan biz yaşta kadınlara kadar herkes, gerçeğini bulamamaktan şikâyetçi... Annelerimizin zamanındaki ilişkiler mumla aranır hale geldi. Adam gibi adam istiyorum, ama zor; bunu da biliyorum. Çünkü benim dengim, 40 yaş grubudur. E o yaştaki 'adam gibi adamlar'ın çoğu evli... Bir arkadaşım 'Artık ikinci elleri bekleyeceğiz' demişti. Doğru!"


    * * *
    Ananevi erkekler, "İlle de sıfır kilometre olsun" takıntısındayken, 40 yaş grubu kadınlarda "artık" ikinci ele talep oluşması ilginç...

    Daha da ilginci, Pınar Aylin'in aynı röportajda, boşanmak için gün saydığını söylemesi...

    Yani bir "ikinci el" de kendisi çıkarmak üzere...

    Böyle bakınca, herkesin bir yandan kendisininkini elden çıkarmaya çalışırken, öte yandan da öbürlerininkine göz attığı, bereketli bir ikinci el araba pazarına benziyor ilişkiler...

    Üstelik bazıları sadece göz atmıyor, göz koyuyor da...

    Yakında "Arkadaş arıyorum" sitelerinde şöyle ilanlar okuyacağız:
    "Bayandan... az kullanılmış, yıpranmamış... takasta kullanılabilir."

    * * *
    Ne oldu da ilişkiler böyle piyasaya düştü, "sahte"leşti?

    Neden kadınlar "adam gibi adam" bulamamaktan dertli?

    Annelerimizin zamanındaki ilişkiler nereye gitti?

    "Artık domatesin bile hakikisi bulunmuyor" demek kolay...
    Ama işin daha derin boyutları var.

    Geçenlerde Van'da dinlediğim bir öyküyü yazmıştım:
    Köyün en güzel kızı, daha bahçe çitinden ötesini tanımadan çirkin bir delikanlıya kaçmış. Dağın öbür yamacındaki köye gitmişler. Orada yakışıklı oğlanlarla evli kızlar "Niye bu çirkine kaçtın" diye sorunca boyun bükmüş bizimki:
    "Dünyanın bu kadar büyük olduğunu bilsem, buna kaçar
    mıydım hiç..."



    ** *
    Çağımız kadını, dünyanın büyüklüğünü fark ediyor giderek...

    Bir önceki kuşağa göre, erkeklerle daha fazla karşılaşıyor.

    "Annelerimiz gibi" evlendirildiği erkeğe mahkûm değil artık...
    Seçenekleri artıyor.
    Eskisi gibi boyun eğmiyor; itiraz ediyor; beğendiğini de beğenmediğini de söylemekten çekinmiyor.

    Yeni kadının meydan okuyuşu, asırlık iktidarını kaybeden erkeği ürkütüyor. Erkek, ne istediğini bilen, cesur kadın karşısında nasıl tavır alacağını bilemiyor. Sahteleşiyor.



    Öte yandan, iş dünyasındaki rekabete, eş dünyasındaki rekabet ekleniyor.
    Kentli kadın, ayakları üzerinde durabildikçe yoruluyor, bağımsızlaştıkça yalnızlaşıyor.

    Sonunda bazıları, Pınar Aylin'in dediği gibi, "ne kadar güçlü olsa da, erkeğin varlığını hissetmek istiyor."

    Hatta bazen, annesinin dönemindeki rol dağılımını özlemeye başlıyor.

    * * *
    Aylin de o rol dağılımı uğruna "mesleğinin zirvesindeyken evliliği seçmiş. Gözü başka bir şey görmemiş."

    Hata da burada işte...

    Kadının erkek için kendinden vazgeçmesi, kendisini mutsuz ettiği gibi, ona "mesleğinin zirvesindeyken" âşık olmuş erkeği de soğutuyor.

    "Annelerimiz" için aşk, bir elmanın iki yarısı olabilmekti.
    Artık kimse yarım kalmak istemiyor.

    Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.

    Can DÜNDAR

  8. 8
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Yaşam Bisikletinin Selesinde...


    Kalabalık konferans salonunda, mesleğinin doruğunda bir avukat,o gün mezun olacak hukuk öğrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor. Herkes meslekten söz edeceğini zannederken o ,hayatı anlatıyor:

    Hepiniz kişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız' diyor bilge hukukçu ama unutmayın ki, olum döşeğindeki birinin;'Keşke işime biraz daha zaman ayırabilseydim' dediği duyulmamıştır. Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayana kadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir.Buna ben de tanıklık edebilirim. Çocuklarımıza hikaye okuma,onlarla balığa çıkma, yakalamaca oynama ve birlikte dua etme fırsatını Tanrı ancak belli bir ölçüde bahseder bize. . .Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin. Nasıl olsa işiniz, çocuklarınız gittikten sonra bile, orada sizi bekliyor olacaktır.

    Bu konuşmadan 6 hafta sonra yaşlı avukatın intihar haberi geldi.Kim bilir neyin pişmanlığıyla kıymıştı canına... Hayata veda ederken, en çok kiminle vakit geçiremediğine yanmıştı kim bilir. Bu öyküyü Rob Parsons'un '60 Dakikalığına Baba' adli kitabında okudum.Avukatın son konuşması, tüm babalara bırakılmış bir vasiyet mektubu gibiydi.

    Bir kaç yıl önce parlak bir is teklifi almıştım.Mesleki kariyerimin doruk noktası olabilirdi,lakin her gün saat 20. 00'de 'görevde' olmam gerekiyordu. Teklifi duyduğum anda o saatin, oğlumun banyo saati olduğu geçti aklımdan. . Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutlu edemeyeceğini düşündüm, ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim.Anlayacakları şüpheliydi. Bir bahaneyle reddettim.

    Yine de, gecen birkaç yıl içinde saat saat başkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, oğluma pek az pay düştü. Yapılacak işlerim,yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı. Ama küçük bir sandala diz dize kurulup uzak bir kuleye doğru kürek çekme keyfine hiç vakit yoktu hayatın içinde. . O'nunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip büyümesini izleyemedim örneğin. . . Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara eşlik edip bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı.

    Bir cümle ben söyleyip, bir cümle O'na söyleterek hiç yoktan bir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım; hazırdan yemek daha kolay geldi. Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri donem, onlarla en az ilgilenebileceğimiz donem ayni zamanda. . . Bizim vaktimiz bollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor.

    Ben aslında O'nun için çalışıyorum', sıkça sarıldığımız bir bahanedir,ama O'na hiç bir zaman 'Daha çok parası olan bir baba mi istersin, daha çok seninle olan bir baba mi' diye sormamışızdır. Babalık için uçurtma almak yetmez, birlikte uçurmak gerekir. Daha hiç uçurtma uçuramadık, ama keyfini surdum; sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda sen bir 'Günaydın babacığım' sesi ile uyanmanın...

    "Hadi sarılıp yatalım babacığım" çağrısıyla başlayan gecelerde, o sihirli "Seni Seviyorum" u kulağıma fısıldadıktan sonra yanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilince gözkapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım. Mavinin neden mavi olduğunu, kisin havaların neden soğuduğunu, kuşların nasıl uçtuğunu yeniden ve en bastan öğrenmenin.

    Rakiplerim sayılan Cici Can' dan, Casper' dan, Power Rangers'tan, Ricky Martin'den daha ilginç olmaya çalışmanın...Ve konuşmaya başladığından beridir beni "takip ederek", hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayan bu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe yükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım. Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş, pişiklerini kremlemiş olmanın, zayıf bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın, dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım.

    Sonunda beklenen gün geldi: Hayatimin ilk "Babalar Günün Kutlu Olsun" unu işiteceğim bugün. Belki O'nun karaladığı bir resim, ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle,bisikletinin selesine arkadan yapışacağım günler başlıyor şimdi... O, selenin emin ellerde olduğunu bilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir sure sonra farkettirmeden çekeceğim ellerimi...

    Bisiklet, artık yetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve O, uçup giderken, ben biçare; ardından bakakalacağım. Epey bir zaman önce, bendim selede babamın güvenli ellerini hissederek pedal çeviren... Zamanla hızlanarak katettiğim koca bir hayati simdi oğlumda en bastan, yeniden izlemek üzere selenin arkasına koyuyorum ellerimi...

    70 yaşındaki babam geçen gün 'Torunumu ilkokula götürene kadar sıkacağım dişimi...dedi.İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin. . ama gerçek... Torunla dede arasında bir tahteravalli gibi uzanıyor yasam. .Birini aşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta...Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde. . .O yüzden, bugün babanızı yanınıza, oğlunuzu kucağınıza alıp Freiligraht' ın 'Devrim' şiirindeki dizesini gururla haykırabilirsiniz...


    'Vardım... varım... var...'

    Yaşam bisikletinin selesinde...


  9. 9
    DereeN
    Usta Üye
    Aşka ve Terke dair


    Öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki ne sevebilir ne terk edebilirsiniz.
    Kör kütük bağlanmışınızdır aslında.
    En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır.
    çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
    Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
    saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
    Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
    Sınırsız ve nihayetsizdir.
    Ölmek var dönmek yoktur.
    Gün gelir anlarsınız, içten içe bir şeylerin kanadığını.
    Tutkulu sevdaların gizli hançeri başlar parıldamaya...
    Orasından burasından eleştirmeye koyulursunuz,
    Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa...
    Başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
    Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
    Aşkınızın gözü kör değildir artık.
    Yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
    "Eskiden böyle miydi ya...."diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı.
    Açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltınızdan.
    Böyle sürmeyeceğini bilirsiniz, değişsin istersiniz.
    O, sevgisizliğe yorar bunu... ihanete sayar...
    Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
    "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler.
    Bir zamanlar bir gülücüğüyle, alacakaranlığı ısıtan o rüya,
    Bir kabusa dönüşür birden...
    Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...
    Hoyrattır bakmaz yüzünüze, zehir akar dilinden, konuşturmaz.
    Suçlar, yargılar, mahkum eder. mühürler dudaklarınızı. siler sizi defterden...
    "iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz dinletemezsiniz.
    Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz ama böyle de sevemezsiniz.
    İhanetten kırılmıştır kaleminiz, severek terk edersiniz....
    "Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra.
    Madem ki siz böylesine tutkun iken O hep başkalarını seçmiştir,
    Madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
    Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
    Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece....
    Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre.
    Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni...
    Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur.
    Delikanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler,sırtına binenler sarmıştır çevresini.
    Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye.
    Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...
    "bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre.

    Ama sonra...
    Ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından,
    Süzülüp gelen bir korku hatırlatır onu yeniden.
    Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder, ağlarsınız.
    Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi,
    Yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi...
    Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız...
    Sular kulağına fısıldasın diye..
    Dönüp, "seni hala seviyorum" diye bağırmak gelir içinizden....
    Dönemezsiniz.
    Görmedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız
    Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu.
    Ne onunla olur, ne onsuz...
    Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu,
    Hem "ne olacak sonunda" kuşkusu.

    Böyle sevemezsiniz,
    Terk de edemezsiniz.
    Sürünür gidersiniz!...


    Can Dündar


  10. 10
    sedajan
    Yeni Üye
    HAYATTAN NE ÖĞRENDİM

    Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.

    Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.

    Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
    Ağladım.
    * * *

    Yaşamayı öğrendim.
    Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
    * * *

    Zamanı öğrendim.
    Yarıştım onunla...
    Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
    * * *

    İnsanı öğrendim.
    Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
    Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
    * * *

    Sevmeyi öğrendim.
    Sonra güvenmeyi...
    Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
    * * *

    İnsan tenini öğrendim.
    Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
    Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
    * * *

    Evreni öğrendim.
    Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
    Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
    * * *

    Ekmeği öğrendim.
    Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...

    Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
    * * *

    Okumayı öğrendim.
    Kendime yazıyı öğrettim sonra...
    Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
    * * *

    Gitmeyi öğrendim.
    Sonra dayanamayıp dönmeyi...
    Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
    * * *

    Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

    Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

    Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
    * * *

    Düşünmeyi öğrendim.
    Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
    Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
    * * *

    Namusun önemini öğrendim evde...
    Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
    * * *

    Gerçeği öğrendim bir gün...
    Ve gerçeğin acı olduğunu...
    Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
    * * *

    Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.


    Can Dündar

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi